✈️ VİETNAM 🇻🇳
Yazar: Rabia Kaya

"İmkansız dedi gurur. Riskli dedi tecrübe. Anlamsız dedi mantık. Yine de denemeye değer dedi kalp." -La Edri Birkaç ay Tayland'da geçerken, sanki oruç tutmuş gibi günün çoğu kısmında aç aç takılıyordum. Bazen sırf aç kalmamak için rastgele bir şeyler yiyordum ama hiçbir lokma gerçekten içime sinmiyordu. Pek benlik bir ülke olmadığını, gezip görerek öğrenmiştim. Kısa süreli uçuşumun ardından bu kez de Vietnam'a gelişimle derin bir nefes aldım. Daha uçaktan inip ilk adım attığım andan beri enerjisi beni cezbetti. Gün içinde yine videoları izliyor, Emir Efe’nin geçtiği yerleri bulmaya çalışıyor, sokak sokak dolaşıyordum. Ama her geçen gün biraz daha yorulduğumu hissediyordum. Sadece bedenim değil, zihnim de yorulmuştu. Yine de durmuyordum. Çünkü durduğum an umudumu kaybedecekmişim gibi hissediyordum. Belki de ilk kez, arayışımın yanındabulunduğum yeri de gerçekten görmeye başlamıştım. Telefonumu çıkarıp birkaç fotoğraf çektim. Bu kez sadece ipucu aramak için değil, hissettiğim şeyi kaybetmemek için. Çünkü Vietnam’ın enerjisi, içimde uzun süredir kapalı duran bir pencereyi aralamış gibiydi. Ama tabii ki aklımın bir köşesinde hâlâ aynı isim vardı. Milo. Benim küçük evladımdı. Kaldığım küçük otelden çıktıktan sonra saatlerce yürüdüm. Telefonum bir elimdeydi; Emir Efe’nin videolarını tekrar tekrar açıyor, arka plandaki detayları gerçek sokaklarla karşılaştırıyordum. Artık bunu refleks hâline getirmiştim. Bir tabela, bir bina köşesi, kaldırım deseni… Her şey benim için olası bir işaretti. İnsanlar denize giriyor, çocuklar kumda oynuyor, bazı turistler güneşleniyordu. Ama ben tüm kalabalığın arasında hâlâ Milo’yu arıyordum. Sahilde dolaşan birkaç köpek gördüm. Bir an kalbim hızlandı, istemsizce adımlarımı hızlandırdım ama yaklaştığımda hiçbirinin o olmadığını anladım. Bu hayal kırıklığı artık canımı acıtmaya başlamıştı ama yine de onu bulmaktan asla vazgeçemiyordum. Dakikalarca yürüdüm. Bir ara küçük bir dükkânın önünde duran yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Yanında uyuyan kahverengi bir köpek vardı. Gözlerim hemen ona kaydı ama yine Milo değildi. İçimdeki umut kısa bir an yükselip yeniden düştü. Yan tarafımdaki bulunan kafenin hemen girişinde yer alan tabelaya baktım. Üzerinde kahve çeşitleri ingilizce olarak da yazılıydı. "Egg coffee" yazan kahve çeşidi epey dikkatimi çekti. Sabırsızlıkla denemek için, kafenin dış kısmında yer alan sandalyelerden birine geçtim. Ortamı gayet sakin ve ferahtı. Dışarısında olduğu gibi mekanın iç bölümünde de az kişi vardı. Yoldaki duran arabalar arasında gördüğüm taksiyi durdurdum. Ejderhalı köprününde yanından geçerken kısa bir video çektim. Bir hindistan cevizi suyu sipariş edip kıyıya yakın bir masaya oturdum. Bardağı elime aldığımda içindeki serinlik avuçlarıma yayıldı. İlk yudum hafif tatlı ve ferahlatıcıydı. Deniz kokusuyla karışınca tadı daha farklı hissettirdi. Etrafımı izlerken bir anlığına arayışımı unutmuş gibi oldum. Ama sadece bir anlığına. Çünkü telefon ekranım yine açıldı. Videolar, fotoğraflar, aynı görüntüler… Gözlerim sürekli bir ipucu arıyordu. My An Beach’in sakinliği bile zihnimi tamamen susturamıyordu. Parmağımı ekranın üzerinde gezdirirken istemsizce durdum. Videolardan birini daha önce onlarca kez izlemiştim ama bu kez gözüme farklı bir detay çarpmıştı. Emir Efe bir kafede oturuyordu. Milo ise hemen yanında uzanmıştı. Görüntü sadece birkaç saniye sürüyordu ama arka tarafta kırmızı fenerlerle süslenmiş dar bir sokak görünüyordu. Videoyu geri sardım ve tekrar izledim. Kalbim yavaş yavaş hızlanmaya başladı. Bu sokağı daha önce görmüştüm. Telefonumu masaya bırakıp etrafıma baktım. Emin olamıyordum ama zihnimdeki görüntü bir yere oturuyordu. Birkaç gün önce gezerken geçtiğim sokaklardan birine benziyordu. Hızla galerimi açtım. Vietnam’a geldiğimden beri çektiğim fotoğrafların arasında kaydırmaya başladım. Bir. İki. Üç. Ve sonra… Bulmuştum. Aynı kırmızı fenerler. Aynı sarı duvarlar. Aynı dar sokak görünüyordu. Nefesim boğazımda düğümlendi. Fotoğrafı büyüttüm. Sonra videoyu tekrar açtım…