✈️ BALİ
Yazar: Rabia Kaya

Havalimanının o bitmeyen uğultusu, insanın içine işleyen bir yalnızlık taşıyordu. Cam kenarında oturmuş, piste bakan koltuklardan bana ait olana kendimi bırakmıştım. Uçaklar kalkıyor, iniyor; insanlar vedalaşıyor, kavuşuyor, koşuşturuyordu. Herkesin bir yönü, bir amacı vardı. Benim de vardı… ama içimdeki boşluk, bu kalabalığın ortasında bile büyümeye devam ediyordu. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Gözlerim camın ötesindeydi ama aslında hiçbir şeyi görmüyordum. Milo. Adını içimden geçirdiğim an boğazım düğümlendi. Onu en son ne zaman gördüğümü düşündüm. O anı zihnimde tekrar tekrar canlandırmaya çalıştım; sesini, kokusunu, bana bakışını… Ama her detay, sanki zamanın içinde silinmeye başlamış gibiydi. Bu düşünce, içimde keskin bir korku yarattı. “Ya unutursam?” diye fısıldadım. Bu ihtimal, kaybetmekten bile daha ağır geldi. Milo benim için sadece bir köpek değildi. O, evimdi. Günün en kötü anında bile bana bakıp kuyruğunu sallayan, hiçbir şey sormadan yanımda olan tek varlıktı. Ve şimdi… ben onun nerede olduğunu bile bilmiyordum. Gözlerimi kapattım. “Dayan,” dedim kendime. “Onu bulacaksın.” Bu cümleye tutunmak zorundaydım. Onu bulmanın umuduyla hâlâ içimdeki olumsuz ihtimalleri canlı tutmaya çalışıyordum. Çünkü başka hiçbir şey beni ayakta tutamazdı. Anons sesi havada yankılandı. Uçağımın kalkış saati yaklaşmıştı. Derin bir nefes aldım, ayağa kalktım. Camdan son bir kez piste baktım. Sonra arkamı döndüm. Artık geri dönüş yoktu. Saatler süren yolculuğun ardından uçağın kapısı açıldığında yüzüme çarpan sıcak hava, her şeyin gerçekten başladığını hissettirdi. Bali. Hiç bilmediğim bir ülke. Hiç tanımadığım sokaklar. Havalimanından çıktığımda etrafımdaki tabelalar dikkatimi çekti. Yabancı dilde yazılmış kelimeler, tanımadığım harfler… Telefonumu çıkarıp çeviri uygulamasını açtım. Tek tek anlamlarını çözmeye çalıştım. Neredeyse on iki buçuk saat süren yolcuğumun sonunda Bali'ye vardığımın şoku hâlâ üzerimdeydi. Küçük valiz olarak hazırladığım çantalarımla dolanırken, cebimden telefonumu çıkardım. Gereksiz bildirimleri ekrandan kaydırdım ve temizledim. Videoyu tekrar açtım. Emir Efe’nin paylaştığı o görüntüler… Arka planda görünen yerler, sokaklar, sahiller… Hepsini dikkatle incelemiştim. Şimdi o görüntüleri gerçek dünyada bulmaya çalışıyordum. Milo. Telefonumu tekrar çıkardım. Videoyu bir kez daha açtım. Kare kare ilerledim. Arka plandaki küçük bir tabela, bir duvar yazısı, bir ağaç… Her detayı ipucu gibi görmeye çalışıyordum. Burada her şeyin öyle ucuz olduğunu, bizim orda yüz dolarla sadece yeme içmeyi halledebileceği kadardı. Bali'de ise gezisi, eğlencesi, yemeği her şeyi bu kadarlık bir parayla bile yapabileceğini duyduğumda şaşkınlıkla ekrandaki Emir Efe'ye baktım. Etraftaki tapınaklardan dolayı yollar dar ve trafiği epey felaket durumdaydı. Ulaşım aracı bulduğumda, şoföre çeviri kullanarak gitmek istediğim yeri belirttim. Ve neredeyse motora rağmen bir saat kadar süren yolu tamamlamıştım. Çeviriye teşekkür ettiğimi yazan cümleyi adama okutup gülümseyen yüzüne karşı gülümsedim. Yoluma devam ederken insanların arasından geçtiğimde kendimi tedirgin hissediyordum. Karnımın açlığını hissettiğimde sakin bir köşeye geçip oturdum ve dinlenmeye çalıştım. Dağılan saçlarımı yukardan toplayıp at kuyruğu şeklinde yaparak tokamı bağladım. On dolar verdiğim oteli etrafta gezinirken unutmamak için de kaydetmiştim. Her nereye gidersem gideyim burada zaman kaybediyor gibi hisse kapılıyordum. Güneş yavaş yavaş batmaya başlarken gökyüzü turuncuya döndü. Gün sonuna doğru epey yorulmuştum. Ayaklarım ağrıyordu ama durmak istemiyordum. Çünkü içimde hâlâ o umut vardı; hüzünlü bir ruh ama vazgeçmeyen bir umut. Onu bir sokak köşesinde, kalabalığın içinde aniden karşıma çıkarken hayal ediyordum ya da bir sahilde, dalgaların sesine karışmış hâlde bana doğru koşarken. Belki de sadece birkaç adım ötedeydi ve ben henüz fark etmemiştim. Bu ihtimal bile içimde bir şeyleri canlı tutmaya yetiyordu. Onu bulacaktım, buna inanmak zorundaydım. Ve o an geld…