✈️ 🇯🇵
Yazar: Rabia Kaya

Kaldığım oteller arasında şuan ki en iyisiydi. Tek başıma kalacağım için bana göre epey kocaman bir odası vardı. Etrafta koyu kahve tonlar hakimdi. Yatak başlığımın hemen üstünde duvara astıkları kocaman bir tablo duruyordu. Tek başıma kalacağım için dokuz yüz lira ödeyerek tuttuğum odanın içi beni epey cezbediyordu. Otelin içinde sınırsız kahve alabileceğim köşesi vardı. En son aldığım kahvemi son kez yudumladım ve kenara bıraktım. Otelden çıktığım gibi sıcak hava yüzüme çarptı. Sokağın kalabalık haline rağmen çok da rahatsız edici bir yanı yoktu. Herkes kendi halinde dolanıyordu. Kimisi bisiklette, kimisi aracında, kimisi yürüyerek gitmeyi tercih ediyordu. Otelimden 20-25 dakikalık mesafede bir yemek yeme alanlarının olduğu yere geçtim. Kahvaltı yapmak neydi? Unutmuştum. O kadar çok karışmıştı ki midem, her şeyi deneyimlemekten vazgeçmiyordum. Arkadaşlarıma Japonya da alabileceğim güzel hediyelikler olabileceğini düşünerek etrafıma bakınmaya devam ettim. O kadar sıcak ve bunaltıcı bir güneş vardı ki şuan elimdeki küçük vantilatörle idare etmeye çalıştım. Katlanabilir oluşuna ayrıca bayıldım. Videodaki bahsedilen Osaka Kalesine giden yol epey uzundu. Ve güneş o kadar tepemde beni darlıyordu ki, kalabalıkla yürüyerek oraya ulaşmak zor olacak gibiydi. İçeri kısmına girmek paralıydı, bahçesini dolaşmak ücretsizdi. Bu durumda bende bahçede dıştan etrafına baktım ve Milo'dan bir iz görürüm diye çevremi de inceledim. Kaleye giden yol yorduğunda soluğu arka tarafında bulunan marketlerde aldım. Sınırsız yemekler raflarda yerini alıyordu. Pilavlı tavuklu yemek gördüğümdr paketi direk sepetime ekledim ve yanına onigri alarak kasaya ilerledim. Geniş yürüyüş yolları boyunca ilerlerken iki yanımdaki ağaçlar hafif rüzgârla sallanıyor, güneş ışıkları yaprakların arasından yere düşüyordu. Bir süre sonra karşıma çıkan manzara gerçekten etkileyiciydi. Sosyal medyadaki fotoğraflarda gördüğüm yapı, tüm heybetiyle karşımda duruyordu. Ufak bir atıştırmalık molamın ardından birkaç tane buradan da anı kalsın diye fotoğraf çektim. İnstagram profilimde etiket atarak bulunduğum alanları paylaştım. Gamze çevrimiçi olduğunu anında gönderime tıklayarak beğenmesiyle belli etti. Birkaç kez çevredeki görevlilere ve dükkân sahiplerine fotoğraf gösterdim. Çoğu nazikçe yardımcı olmaya çalıştı. İçlerinden biri fotoğrafa dikkatlice baktıktan sonra düşünceli bir ifadeyle başını salladı. “Sanırım bu adamı hatırlıyorum.” Kalbim hızlandı. Adam birkaç saniye daha düşündü. “Yaklaşık üç hafta önceydi.” Üç hafta… İçimde yükselen umut yine aynı hayal kırıklığıyla karşılaştı. Yine geç kalmıştım. Teşekkür edip oradan uzaklaştığımda bunu artık daha sakin karşıladığımı fark ettim. Eskiden olsa saatlerce moralim bozulurdu. Şimdi ise yalnızca derin bir nefes alıp yürümeye devam ettim. O gün şehrin farklı bölgelerini dolaşmaya devam ettim. Yol boyunca küçük dükkânlara giriyor, vitrinleri inceliyor, gördüğüm ilginç şeylerin fotoğraflarını çekiyordum. Öğle saatlerinde kalabalık bir restorana girip daha önce hiç denemediğim bir ramen sipariş ettim. Kâse masaya geldiğinde yükselen buhar yüzüme çarptı. İlk lokmayı aldıktan sonra neden herkesin Japon yemeklerinden bu kadar bahsettiğini anlamaya başlamıştım. Bu sefer ki ramen ve yanındaji sosları epey acılıydı. Ufak bir öksürük ardından çantamdaki suyumdan birkaç yudum aldım. Bazen küçük sokak tezgâhlarından bir şeyler alıyor, bazen marketlerdeki rengârenk paketlerin arasında kayboluyordum. Ne aldığımı tam olarak anlamadığım zamanlar bile oluyordu. Tadını beğenmiştim ama restorandan çıktıktan bir süre sonra midemde hafif bir rahatsızlık hissetmeye başlayınca istemsizce elim karnıma doğru ilerledi ve yavaşça ovaladım. Yorgunluk, uykusuzluk ve stres artık günlük hayatımın bir parçası hâline gelmişti.Ama bugün durum farklıydı. Otele döndüğümde başımın içinde hafif bir baskı hissediyordum. Duş alıp yatağa uzandım. Birkaç saat dinlenirsem geçeceğini düşündüm. "Basit bir karın ağrısıdır, farklı tat denediğim için mide bulantısı yapmıştır di…