Sessizliğin Ardındaki Fırtına
Yazar: Ilgın

Kath’in masadan kalkıp o küçük USB belleği alarak gözden kaybolmasının üzerinden tam bir hafta geçmişti. O yorucu görüşmenin ardından pansiyona döndüğümüz ilk gece, teslim ettiğimiz an rahat olacaktık ve o bizi arayana kadar çok güzel bir uyku çekecek, uyandığımızda ise yeni güne mutlu olacaktık diye düşünmüştük her uyandığımız yeni günde; ama aksine, aradan geçen yedi uzun gün boyunca belirsizliğin o boğucu ağırlığı üzerimizden bir an olsun eksilmemişti. Telefonun her çalışında ya da birisi kapımıza vurduğu anda odadaki herkes aynı gerginlikle irkiliyor, Kath’ten gelecek o kritik haberi bekliyorduk. Ne gelen vardı ne giden; ortalıkta dev bir sessizlik duvarı örülmüştü ve bu sessizlik, gün geçtikçe üzerimizdeki baskıyı biraz daha artırıyordu. Pansiyon odamızdaki o masaya ne zaman baksam gözlerimin önüne Kath’e teslim ettiğimiz o USB geliyordu, fakat zaman ilerledikçe, o gün masaya bıraktığımız usb’nin içindeki dosyanın artık bizim kontrolümüzden çıktığı gerçeği zihnime daha sert bir şekilde gelmeye başlamıştı. Chris odanın içinde, yedi gündür aşındırdığı tahta döşemelerde yine sessizce tur atarken, bu sessizliği bozan nihayet o beklenen ses oldu. O ses gelene kadar kimseden ses çıkmadığına ve birbirimizin boğazına yapışmayıp sakin kalışımız çok ürkütücüydü. Masa üzerindeki telefonun titreşimi odanın içinde yankılanmaya devam ederken, ikimizin de o an titreyen telefonun yanına gittik ve gözlerimiz aynı anda ekrana kilitlenmek için savaşıyordu; o an, fırtınanın kopmak üzere olduğunu biliyorduk. O telefonun kime ait olduğunu bilmemek hepimizi korkutuyordu. Bu sessizliğimiz ve birbirimizle sataşamadığımız için bu savaşı kim kazanırsa, kazanma sevincinden çok kaybedenden dolayı kazandığı için üzülecekti. Telefonun ahşap masanın üzerinde bıraktığı o tok, sarsıntılı titreşim sesi hâlâ devam ederken, odadaki havanın sıcaklığı sanki birkaç derece daha düşmüştü ki bu kasaba görüp görebileceğim en sıcak kasabaydı. Ekrandaki ismi gördüğüm an mideme oturan o sert yumruk, nefesimi boğazımda tıkamıştı. Chris ekranı gördüğü için derin bir nefes alıp omuzlarını serbest bırakmıştı; onun için bu isim, ARP ya da Kath’in belirsizliğinden çok daha tanıdık, en azından neyle karşılaşacağını bildiği bir güven alanıydı. Fakat benim için durum bambaşkaydı: Telefon benimdi ve ekranda beliren sevgili patronum Adrian’ın adı, bu kâbusun ortasında, normal hayatın tüm soğuk ve acımasız gerçekliğiyle yüzleşmek demekti. Aramanın son titreşmesi bitip sonlandığında oda tamamen sessizliğe büründüğünde, ellerim buz kesmiş bir halde başımı arkaya çevirdim. Yatağın ortasına geçip oturan Clara, yüzündeki o sert, taviz vermeyen ve insanı suçlu hissettiren despot ifadesiyle tam üzerime dikmişti bakışlarını. Çatık kaşları, kilitli dudakları ve her an hesap soracakmış gibi duran dik oturuşu, odadaki tüm oksijeni emiyordu. Onun hemen yanında ise zıt bir tablo çizen Leo vardı; vücudunun bir kısmıyla yatağın başlığından destek alıyor gibi duruyordu ve oraya yaslanmış, bacak bacak üstüne atmış, yüzüne yayılan o umursamaz ve hafif alaycı gülümsemeyle sanki birazdan patlayacak bir bombayı izlemekten keyif alıyormuş gibi rahattı. Clara’nın buz gibi keskin bakışları ile Leo’nun o, dünyayı sallamaz rahatlığı arasındaki uçurum, o an odanın ortasında görünmez bir gerilim duvarı örüyordu. Adrian’ın aramasıyla başlayan panik, şimdi bu iki zıt karakterin kıskacında, odayı üzerimize dar eden boğucu bir cendereye dönüşmüştü. Clara’nın o gerginliğini umursamadan ona, “Adrian aradı,” dedim. O ise beklediğimin aksine derin bir nefes verip elini kalbinin üstüne koydu ve “Bir an Kath aradı sandım, aklımda bin tane senaryo geçti.” dedi az önceki haline kıyasla daha rahat olduğu anlaşılır bir şekilde. Bu kadar rahatlaması konusunda aklıma sır erdiremiyordum çünkü Kath’den bir haftadır bir haber gelmediği için ne ben ne de o Adrian bey’e bu durumu izah etmek için onu aramıştık, bu yüzden hem aramadığımız için hem de biz onu aramadığımız için işi alamadığımızı düşünerek başarısız olduğumuzla ala…