3 - Yola Çıkmak
Yazar: Nihan 🐦⬛ Ölmez

Portland - Günümüz Devon arabanın motorunu çalıştırdığı anda bunu yaptığına pişman oldu. Bu kadar hızlı karar vermiş olmasını anlayamıyordu. Yirmi beş yıl boyunca annesini görmemişti. Yirmi üç yıl boyunca onu asla düşünmemişti bile. En azından düşünmemek için kendini zorlamıştı. Sonra gelen saçma bir mektubun büyüsüne kapılıp, tüm hayatını geride bırakarak yüzlerce kilometre uzağa gitmeye karar vermişti bir anda. Hiç mantıklı değildi. Saçmalıktı! Arabasını apartmanın otoparkından çıkardı. İlk kavşaktan sola döndü. Nereye gittiğini bilmiyordu. Sadece sürüyordu. Şehrin boş ve karanlık sokaklarında ilerlerken gün doğmaya başlamıştı bile. Kırmızı fren lambaları, neon tabelalar, trafik ışıkları, korna sesleri… Her şey sıradan görünüyordu bu alacakaranlıkta. Yalnızca Devon’ın hayatı rayından çıkmış gibiydi. Bir süre sürdükten sonra, arabayı yolun kenarına çekti. Motoru durdurdu. Direksiyona alnını yaslayıp gözlerini kapattı. Gitmeyeceğim, diye düşündü. Gidemezdi. Bu delilikti. Ronie’nin neden şimdi ortaya çıktığını bilmiyordu. Belki çok yalnızdı. Belki de vicdanını rahatlatmak için istiyordu. Belki gerçekten ölüyordu. Belki de yalan söylüyordu. Mektubu çantasından çıkardı. Kağıdın kat yerleri yumuşayıp aşınmıştı artık. Kaç kez tekrar tekrar okuduğunu bilmiyordu. O gece olanlar sandığından farklıydı. Devon gözlerini kapattı. Doktor Keller’ın sesi zihninde yankılandı: “Geçmişinden kaçtığını düşünüyorsun. Ama aslında onun etrafında dönüp duruyorsun.” Geçmişin etrafında… Yirmi beş yıldır… Annesi hakkında düşünmemeye çalışarak… Onu merak etmemeye çalışarak… Nefretini canlı tutarak… Belki de terapisti haklıydı. Belki de insanlar yalnızca geçmişin üzerini örtüyordu ve günün birinde bir mektup gelip bütün örtüleri kaldırıyordu. Devon motoru çalıştırıp yeniden yola koyuldu. Önce güneye döndü. Sonra doğuya… Bir ara yakıt aldı. Bir ara kahve… Bir ara yol kenarında durup yarım saat boyunca hiçbir şey yapmadan oturdu. Üç kez geri dönmeyi düşündü. Dört kez. Beş kez. Ama her seferinde arabayı yeniden çalıştırıp yola devam etti. *** Jackson Kasabanın tabelasını gördüğünde, yola çıkalı on sekiz saatten fazla olmuştu. Hem yolu uzundu, hem de yolda çok uzun ve sancılı molalar vererek gelmişti buraya kadar. Jackson… Saat akşama doğru ilerliyordu. Devon’ın midesi bir anda düğümlenir gibi oldu. İşte buradaydı. Yirmi beş yıl sonra. Ama şimdi başka bir problemi vardı: Nereye gidecekti? Veronica’nın nerede yaşadığını bilmiyordu. Bir otel rezervasyonu da yaptırmamıştı. Kasabanın içinden yavaşça geçti. Çocukluğundan hayal meyal hatırladığı yerler, şimdi yabancı görünüyordu. Birkaç sokak sonra küçük bir neon tabela gördü: THE WILLOW. BAR & IZGARA. AÇIK. Devon direksiyonu kırdı. Bir içki, bu akşam saatinde bile olsa, iyi gelecekti. Sadece bir içki… Belki iki… Belki de üç… Bar beklediğinden daha sıcaktı. Ahşap kaplı duvarlar, eski blues afişleri, loş sarı ışıklar, köşede kendi halinde çalan sakin bir müzik… İçeride sadece birkaç müşteri vardı. İçki içmeye başlamak için biraz erken bir saatti. Devon barın önündeki taburelerden birine oturdu. Üzerindeki ceketi çıkardı. Yorgun hissediyordu. Sanki sadece birkaç şehirden değil, birkaç hayattan geçip gelmişti buraya kadar. Barın arkasındaki kadın ona doğru geldi. Kıvırcık siyah saçlar, sıcak bir yüz, yorgun ama anlamlı gözler… Siyah teninde sıcacık bir ışıltı vardı sanki. Onu sarıp sarmalayacakmış gibi bakan bu iri siyah gözler Devon’ınkilerle kesişince bir anda donakalmışlardı. Emma! Cella’nın kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlamıştı. Bu Emma’ydı. Ronie’nin Emma’sı! Bir saniye için nefes almayı unuttu Cella. Onca yıl boyunca fotoğraflarını görmüştü. Kitap kapaklarında, dergilerde… Ama şimdi Emma tam karşısında duruyordu. Gelmişti. Cella içindeki fırtınaların yüzüne vurmasına izin veremezdi. Devon ne olduğunu bile anlamadan, siyahi tatlı kadın bembeyaz dişlerini göstererek gülümsedi. “Ne alırsın?” “Burbon.” “Uzun bir gün, ha?” Devon güldü. “Uzun bir hayat.” Cella içkiyi bardağa doldururken ellerinin titrememe…