1. Hiç Gelmemesi Gereken Mektup
Yazar: Nihan 🐦⬛ Ölmez

Portland - Günümüz Devon, bilgisayar ekranındaki boş sayfaya uzun süre baktı. İmleç, beyazlığın ortasında küçük ve inatçı bir kalp gibi yanıp sönüyordu. Sanki hala hayatta olan tek şey oydu. İçinde bir süredir hiçbir şey kıpırdamıyordu. Ne bir cümle, ne bir görüntü, ne de eskiden onu gecenin üçünde yatağından kaldırıp masanın başına oturtan o vahşi yazma isteği... Bazen duşta, bazen bir kafede, yan masada konuşan iki yabancının arasından, bazen bir havaalanında, valizini çekiştiren yaşlı bir kadının elindeki kırmızı kurdeleden... Dünya onun için küçük kapılarla doluydu. Bir yüz, bir koku, bir cümle, bir sessizlik... Hepsi açılır, içlerinden başka hayatlar dökülürdü. Ama şimdi hiçbir kapı açılmıyordu. En son yazdığı kitabın getirdiği başarı artık sönmeye başlamıştı. O kitap, Devon Somers ismini listelerin başına taşımış, kısa sürede akıl almaz bir üne sahip olmasına neden olmuştu. İnsanlar ona, "Kaleminiz çok güçlü", demişti, "Kadınların iç dünyasını böylesine anlatmanız inanılmaz..." "Sanki beni yazmışsınız," "Sanki annemi yazmışsınız," "Sanki hayatımı benden alıp daha güzel bir dile çevirmişsiniz," Devon her seferinde gülümsemişti. Teşekkür etmişti. Ama içinden hep şunları geçirmişti: Başarı düşündüğü gibi gelmemişti. Bu kapı onu ferah bir bahçeye çıkarmamıştı. Tam tersine, üstüne camdan, havasız, nemli bir oda kapatmıştı sanki. Dışardan herkes onu görebiliyordu. İçerden ise Devon kimseye ulaşamıyordu. Masanın üzerindeki cep telefonu titremeye başladı. Ekranda Claire'in adı göründü. Editörü. Devon telefonu susturdu. Ardından hemen bir yazılı mesaj düştü: "Devon, bu hafta taslağı görmem gerekiyor. En azından ilk elli sayfa. Yayınevi artık net tarih istiyor." Devon mesajı okudu, sonra ekranı ters çevirdi. İlk elli sayfa... Komikti. Ortada ilk cümle bir yoktu çünkü. Bilgisayarında yeni romanı için açtığı dosyanın adı hala "Yeni Kitap 3" olarak duruyordu. Dosyanın içinde de üç beş kelime vardı sadece. Hepsi birbirinden kötüydü. Başkasının yazdığı kelimeler gibiydi hepsi. Devon son haftalarda onları defalarca silmiş, yeniden yazmış, yeniden silmişti. Yazdığı hiçbir şeye inanmıyordu. Telefonu bir kez daha çaldı. Arayan Mark'tı. Devon gözlerini kapattı. Mark'ın adını ekranda görmek bile yorgunluk veriyordu artık. Cevap vermedi. Telefonu sustu. Bir dakika sonra mesaj geldi: "Beni daha ne kadar yok sayacaksın?" Devon başını sandalyesinin arkasına yasladı. Tavan bembeyazdı. Evin her yeri gibi... Beyaz duvarlar, açık renkli koltuklar, düzenli raflar, tertemiz masa, pahalı ama ruhsuz lambalar... Hiçbir şey dağınık değildi. Çünkü Devon dağınıklığı sevmezdi. Ama dağılan kendi kalbi olduğu zaman oraya müdahale edemiyordu işte. Mark bunu anlamıyordu. Mark, artık Devon'ın hayatında iyi ya da kötü bir yer kaplamadığının farkında bile değildi. Belki de bunu anlamak ya da kabullenmek istemiyordu. O, Devon'ın yalnızca biraz yorulduğunu düşünüyordu. Bir süre sonra kendisini affedeceğini... Oysa Devon, Mark'a açıklama yapacak güce ya da isteğe sahip değildi artık. Onu yalnızca geçiştiriyor, bıkıp uzaklaşmasını bekliyordu. Telefonu yeniden çaldı. Bu kez açtı. "Mark," dedi, sesi hedeflediğinden daha kuru çıkmıştı. Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu. "Sonunda," dedi Mark, "İyi misin?" Bu soru onu nedense sinirlendirdi. Çünkü Mark bunu gerçekten merak ettiği için değil, konuşmaya yumuşak başlamak için soruyordu. "İyiyim." "Değilsin." "O zaman neden soruyorsun?" Mark içini çekti. "Bak, kavga etmek istemiyorum. Sadece seninle konuşmak istiyorum. Üç gündür telefonlarıma doğru dürüst dönmüyorsun. Claire beni aradı." Devon doğruldu. "Claire seni neden arıyor?" "Endişelenmiş." "Hayır endişelenmemiş. Taslağı istiyor." "İkisi aynı anda olabilir." Devon göldü. Kısa, soğuk bir gülüştü bu. "Hayır Mark. İnsanlar benim için endişelenmiyor. Benden bekledikleri şey gecikince huzursuz oluyorlar sadece." "Bu haksızlık." "Belki." "Devon, bu tavrınla herkesi kendinden uzaklaştırıyorsun." "Güzel." "Bunu ciddi söylüyorum." Devon pencereye döndü. Şehrin ışıkları usul us…