SAMYELİ MAHALLESİ (TAMAMLANDI)
|6
Yazar: Mely

Gökalp'in gözlerindeki acı, içimi yaktı. O, odadan çıkarken abim de sessizce peşinden ayrıldı. Yerde kalan telefonu alıp masasının üzerine bıraktım. Serhat'ın yanındaki koltuğa çökerken, Gökalp'in en çok ihtiyaç duyduğu anda onun yanında olamamanın yükü omuzlarıma çöktü. "Halledeceğiz," dedi Serhat yumuşak bir sesle. "Ya çocuklara bir şey olursa? Serhat..." Nazeni'nin sesi titriyordu. Endişe gözlerinden okunuyordu. Bunca emeğin, bunca canın sorumluluğu nasıl taşınırdı? Bu kadar karanlığın ortasında nasıl ayakta kalınırdı? "Bir şey olmayacak güzelim," diyerek Serhat elini Nazeni'nin elinin üzerine koydu. Onu sakinleştirmeye çalışırken kendi korkusunu da bastırmaya çalışıyordu. "Bizim yüzümüzden... Ailelerimiz yüzünden," dedim. Sesime bastırdığım öfke karıştı. "Toz pembe sandığımız hayatların ardında, ne kadar kirli bir dünya varmış meğer." Nefes alırken bile midem bulanıyordu. "Her şey gözümüzün önündeymiş de biz görmemişiz," dedi Nazeni. Gözleri boşluğa dalmıştı. "Yıllardır birbirimizden habersiz, yan yana durmuşuz," dedim, onun gözlerinin içine bakarak. Birbirimizi yeni tanımış gibiydik ama aslında hep iç içeymişiz. Kalbim Gökalp'in yanında olmayı, onun acısını paylaşmayı delicesine istiyordu. Hatice'yi kendi ailesinden biri saymıştı; belki de yıllardır taşıdığı aile boşluğunu onunla doldurmuştu. Ve şimdi o bağ kopma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Abim vurulduğunda ne hissettiysem, şimdi aynı acı yeniden içimi kavuruyordu. Ama bu defa farklıydı. Sevdiğim adam, biraz önce sarıldığım, öptüğüm adam, gözümün önünde parçalanıyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Yerimden fırlayıp kapıya yöneldim. Elim kapı kolundayken bir an duraksadım. Gitmek, yanında olmak istiyordum ama... sadece derin bir nefes alıp geri çekildim ve yerine oturdum. Dizlerim titreyerek sallanıyordu. "İyi misin?" diye sordu Serhat. Cevap veremedim. Sadece başımı hafifçe salladım. Az sonra kapı açıldı. İçeriye Silo, abim ve Gökalp girdi. Gökalp'in gözleriyle buluştuğumda, içimde bir şey kırıldı. O bakışlarda sadece acı yoktu. Vazgeçmişlik de vardı. Bir tarafı hâlâ direniyor, ama diğer yarısı çoktan her şeyden elini çekmiş gibiydi. Abim, Gökalp'in kolunu tutup bana kaş kaldırdığında, oturduğum yerden kalkıp onu oturtmasını bekledim. Gökalp koltuğa yerleşince, köşeye oturdum. Kolumun altına alıp başını göğsüme yasladı. Saçlarına bir öpücük kondurdum. Abimle göz göze geldiğimizde, uzun bir süre öylece baktık. Hiçbir şey söylemeden diğer koltuğa yöneldi. "Gökalp..." diye fısıldadım. "Ben yanındayım, sevgilim." Saçlarını tekrar öptüm. Onu bu halde görmek, içime saplanan paslı bir bıçak gibiydi. Birden sesi titreyerek, "Hatice... Cem... Serkan..." dedi. Hepimiz ona döndük. "Hastaneden kaçırılmışlar." Gözleri Silo'ya kaydı. Gökalp, bacağımı sıkarak direnmeye çalışıyordu. İçinde cayır cayır yanan bir ateş vardı. "Nee?" diye bağırdı Nazeni. "Böyle işin..." diye küfretti Serhat. Silo, ciddiyetle, "Ekip ayarladım, çocukları bulacaklar," dedi. Bu defa gülmüyordu; her zaman gülen adam, bu kez taş kesilmişti. Gökalp göğsümden kalktı. "Bizim de yapabileceğimiz bir şey olmalı." "Şu an yapacağınız tek şey, üzerinizdeki telefonlardan kurtulmak," diye karşılık verdi Silo. "Aileleriniz sizi yurt dışında bilecek. Telefonlarınızdan kurtulun." "Ben çocuklar için bir şeyden bahsediyorum," dedi Gökalp güçsüzce. "Kaçıranlar elbet bize ulaşacak. Şimdilik bekleyeceğiz," diyerek odadan çıktı. "İyi misin?" diye sordu Nazeni. Cevap gelmedi. "Güçlü kal," dedi Serhat. Gökalp yalnızca başını salladı. "Biliyorum, böyle beklemek koyuyor. Ama başka çaremiz yok," dedi abim. "Mustafa'yla iletişime geçsek?" dedi Nazeni. "Olabilir," dedim. Ama Serhat Silo'nun adını anınca, Gökalp ona sertçe baktı. "Nazeni, sen konuş," dedim. O da başını salladı, telefonunu çıkarıp hoparlörü açtı. Üçüncü çalmada Mustafa'nın sesi geldi. "Efendim, Nazeni." "Neredesin?" "Mahallede." "Bir şeyler duyduk... Doğru mu?" "Asıl ben bir şey duydum. Doğru mu?" "Nedir?" "Gökalp ölmüş." Nazeni, Gökalp'e bakıp soğuk bir sesle, "Doğru,…