SAMYELİ MAHALLESİ (TAMAMLANDI)
|3
Yazar: Mely

Revan'ın bana açılmasına sevinememiştim. Yıllardır bunu beklerken, yüreğimin kıpır kıpır etmesini beklerken... içimde yalnızca bir boşluk vardı. "Haticem, dur!" diye seslendim ardından. Ama beni duymuyordu ya da duysa bile dinlemiyordu. Etrafımda dönmeye devam ederken hâlâ neşeyle "Gökalpaşko!" diye bağırıyordu. Bir adım atıp kolundan yakaladım. Gözlerinin içine baktım. Dudaklarını büzmüştü. "Abim... yapma dedim ya." O an kucağıma aldım. Başını göğsüme yasladı. "Abi ama kızmadın ki sen," diye fısıldadı. "Artık kızıyorum," dedim ve saçlarını öptüm. "Şimdi diğerlerinin yanına git, benim biraz işim var." "Biraz daha ne olur?" Kucaklaşmamıza biraz daha sokuldu. "Revan ablamla, seninle oyun oynamayı özlemişim..." Yüreğime usulca bir ok saplandı. "Seni biz de çok özledik," dedim. "Peki... Revan ablam ne zaman gelir?" "Bilmem." "Arar mısın?" Heyecanla ayağa kalktı, ellerini çırptı. "Güzelim..." Ama durmadı. Dudaklarını bükmeye başlamıştı bile, gözleri doluydu. "Tamam, tamam." Cebimden telefonu çıkardım. Parmağım Revan yazısının üzerinde durakladı. Açmazdı. Açmayacaktı. Ama Hatice yanımdaydı... umutla ekrana bakıyordu. Aradım. Telefon açıldığında Revan bir şey söylemedi. Sadece gözleri vardı ekranda. Ama onlar da bana bakmıyordu. Etrafından anladığım kadarıyla hastanenin bahçesindeydi. Sessizlik devam ederken telefonu Hatice'ye verdim. "Revan ablam!" Gözlerinin içi gülüyordu. "Ku–zum..." Revan'ın sesi ince, kırılmıştı. "Ne zaman geleceksin? Seni çok özledim," dedi Hatice. Kucağımda, başı hâlâ omzumdaydı. "Neredesin sen bakayım?" Gözleriyle beni aradı, kaşlarımı kaldırıp "Sakın söyleme," dedim. "Mahalledeyiz abla." "Yakında gelirim yanına, bal kızım." "Gel, sen, ben, Gökalp abim... oyun oynayalım!" Revan'ın sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti. "İkimiz oynasak olmaz mı?" Hatice hemen dudaklarını büktü. "Olmaz... Gökalp abim ikimizi de kucaklayıp döndürüyor. O olmazsa oyun eksik." "Sen nasıl istersen, bal kızım." Biraz duraksadı, sonra ekledi. "Ben şimdi Melih ve Serhat abinin yanına geçiyorum. İstersen sonra yine konuşuruz." Hatice başını salladı, sonra ekrana bir öpücük gönderdi. Bağlantı kapandığında sessizlik içimize çöktü. "Siz de Cem'le ben gibi mi küstünüz?" Sadece başımı salladım. "Biz hiç barışmadık... siz de mi barışmazsınız?" Küçücük bedeniyle karşıma geçti, bağdaş kurdu. Sanki büyümüş de benimle dertleşiyordu. İçimde yumuşak bir tebessüm belirdi. "Bilmem... belki." "Sen hep ne dersin?" Aynı anda söyledik: "Samyeli hep tek eser." "Belki de artık tek esmesinin zamanı gelmiştir," dedi. "Belki de," diye fısıldadım. "Belki de üzerimizdeki Samyeli, yavaş yavaş bizi terk ediyordur." "Samyeli bizden gitmez Gökalp abi." Elini kalbinin üzerine koydu, gülümsüyordu. "Burası oldukça... hissettikçe, Samyeli hep bizimle kalır." "Bunlar kimin sözleriydi?" "Benim," dedim ve gözlerinin içine baktım. Hep bir kız kardeşim olsun istemiştim. Allah, karşıma Nazeni'yi ve Hatice'yi çıkarmıştı. Bu dünyada beni anlayan nadir insanlardı. "Canın acıyor, değil mi abi?" "Cem benimle küs olduğunda, benim de çok acımıştı." Sustu. "Döveceğim onu yine." "Dövme abi," Dudaklarını büzmüştü. "Ben alıştım onunla küs olmaya... belki siz de alışırsınız." "Umarım... alışabiliriz," dedim. Ama içimden gelen ses, "Hiç alışamazsın," diyordu. "Sizin küs olduğunuzu diğerleri biliyor mu?" "Hayır." "Demek ki sır," diyerek güldü. Başımı salladım. Ardından ayağa kalktım. "Haydi, sen eve. Ben de işe dönüyorum." Yanına yürüdüm. Hızla yukarı kaldırdım, omuzlarıma aldım. Çam ağacının etrafında dönmeye başladım. O kahkahalar atarken kollarını iki yana açtı. "Uç! Gökalpaşko uç!" Biraz daha döndürdükten sonra yavaşça yere indirdim. Başını öptüm. "Ben gidiyorum güzelim." "Tamam abi, ben de giderim şimdi." Ellerini öpücükle havaya savurdu. Arkamı döndüm. Mahalleye doğru yürürken cebimden sigara paketini çıkardım. Bir dal aldım, yaktım. İçime derin bir nefes çektim. Paketi cebime geri koydum. Pastanenin önünde Mustafa'yı gördüm. Telefonda hararetli bir konuşmanın ortasındaydı. Bak…