SAMYELİ MAHALLESİ (TAMAMLANDI)
|1
Yazar: Mely

Revan'ın elinde su şişesiyle bana doğru koştuğunu gördüğüm an, işin şakaya dönüşmeyeceğini anlamıştım. Gözlerindeki muzır parıltı, aklına koyduğunu yapmadan durmayacağını anlatıyordu. İçgüdüsel bir refleksle arkamı dönüp kaçmaya başladım. Ayak sesleri arkamdan gelirken, "Gökalp, korkma ya... Birazcık ıslatacağım!" diye bağırdı. Bir anda durup dönmem gerektiğini fark ettim. Gözümde canlandı çünkü; Revan, sırılsıklam bir halde, saçlarından ayak bileklerine kadar ıslanmış bir şekilde koşuyordu. Rüzgâr iliklerine işliyordu muhtemelen. Bu hızla üşüteceği kesindi. Ama biliyordum; Revan, istediğini elde etmeden duracak biri değildi. "Tamam, ıslat ama artık yavaşla," diye seslendim ona. O sırada gülümsemesiyle adımlarını yavaşlattı ve yanıma geldi. Bir saniye bile düşünmeden, elindeki şişeyi başımdan aşağı boşalttı. Su vücuduma yayılırken kahkahasını bastı. Ben sadece baktım, hiç karşılık vermedim. Arkamdan gelen ayak sesleri dikkatimi dağıttı. Nazeni ve Melih bize doğru yaklaşıyordu. Revan, elini yanağıma uzatıp hafifçe dokundu. Göz göze geldik. Gözleri hâlâ gülüyordu. Ardından yanağımdan bir makas alırken mırıldandı: "Ödeştik mi Gökalp Bey?" "Sayılır, Revan Hanım," dedim hafifçe tebessüm ederek. Melih, ıslak adımlarla yanımıza geldi. Üzerimize şöyle bir baktı, dudaklarını büktü. "Halimiz tam 'hal' olmuş," diye söylendi. Ardından kızlara döndü. "Eve gidin artık, hasta olmayın bu havada." O sırada onun da tişörtü vücuduna yapışmıştı. Islanmış, üşümüş ama hâlâ abilik yapmaya devam ediyordu. Revan ona döndü. "Serhat bu akşam gelmeyecekmiş. İşi varmış," dedi. Melih homurdandı. "Ne işiymiş bizim olmadığımız?" Nazeni, hafif omzunu silkti. "Ne bileyim ben? Sanki bize her şeyi anlatıyor." Tartışma uzamasın diye araya girdim. "Tamam, ben hallederim akşam," dedim ve yürümeye başladım. "Pastaneye geçiyorum. Akşam görüşürüz," diye seslendim arkamdan. Sahile vardığımda telefonumu cebimden çıkardım. Serhat'ı aradım. Telefon çalarken pastanenin önüne ulaştım. Girişteki masalardan birine oturdum. Birkaç saniye sonra o tanıdık ses karşıdan geldi. "Söyle paşam." Gözlerimi devirdim. "Akşam gelmiyormuşsun?" "İşim var be Gökalp." "Ne işin var lan, bizden önemli?" Kısa bir sessizlik oldu. Sonra sesi daha da sertleşti. "Abi sorgulama ya. İşim var işte." Telefon kapanınca sinirle masaya bıraktım. Tam o anda omuzlarımdan bir çift el geçti. Başımı hafifçe çevirince annemi gördüm. Yüzünde tanıdık bir sitem vardı. "Islanmışsın," dedi iç çekerek, yine de sarılmayı ihmal etmeden. "Şimdi değişirim," dedim. Omuzlarındaki ellerine usulca dokunurken ona gülümsedim. "Akşam Melih'lerin yerine gideceğiz," diye ekledim. Başını eğdi. "Biliyorum." Şaşırdım. "Nereden?" "Bizde toplanacağız," dedi basitçe. Kaşlarımı kaldırarak sordum. "Neden?" "Davet, bebeğim," dedi. Sonra hiçbir şey söylemeden içeri yürüyüp kayboldu. Merdivenlerden yukarı çıkıp çatının altındaki küçük odaya geçtim. Üzerimdeki ıslak kıyafetleri çıkarıp dolaptan siyah eşofman takımımı aldım. Temiz kıyafetlerin sıcaklığıyla yatağın üzerine oturdum. Gözüm, aynanın yanındaki çerçeveye takıldı. Fotoğrafta beşimiz birbirimize sarılmış gülümsüyorduk: Revan, Melih, Nazeni, Serhat ve ben. Gözlerim doldu dolacakken sadece gülümsedim. Telefonumu alıp grubumuza Serhat'ın bu akşam gelemeyeceğini yazdım. Ardından hiç düşünmeden Revan'ı aradım. "Efendim?" dedi o tanıdık yumuşak sesiyle. Kalbim bir an duracak gibi oldu. "Pastaneye geçecek misiniz?" diye sordum. "Yok, ben birazdan Nazeni'yle çarşıya çıkacağım. Abim de evde kalıp rapor hazırlayacakmış, akşama yetişsin diye." İçimden sövdüm. O an istemsizce patladım: "Raporlar amına koyayım..." Küfür ağzımdan dökülürken hâlâ telefonda olduğunu unuttum. O da hemen karşılık verdi: "Bir de ben küfür ederken ağzımı kapatırsınız, Gökalp Bey." Kendime geldim. Onu güldürmek için dalga geçtim. "Dünyadan bihabersin. Tıp kazanmışsın, hem de üçüncü sınıftasın. Nasıl başardın hâlâ çözemiyorum." Revan gülümsedi. "Valla Gökalp'çim, sen nasıl o kafayla kimya kazanıp hazırlığını İngilizce oku…