2.BÖLÜM: BİR BİTİŞ,AYNI ZAMANDA BAŞLANGIÇ
Yazar: ruzgargulu

Yayınlanma Tarihi: 15.07.2026 2.Bölüm:Bir Bitiş, Aynı Zamanda Başlangıç İstanbul’un o bitmek bilmeyen, her saniyesi ayrı bir karmaşa olan, vapur düdüklerinin sürekli bir yerlere yetişmeye çalışır gibi uğuldayan günlerini geride bırakıp Ankara’ya, ait olduğum o tanıdık ve güvenli sessizliğe döndüğümde zihnim hala yol yorgunluğundaydı. Ankara, sanki benden bir şeyler bekliyor gibiydi. Şehir, kendi içinde bambaşka bir telaşın pençesindeydi. Bir buçuk haftadır mezuniyet törenleri, kepler, veda konuşmaları ve bitmek bilmeyen kutlamalar konuşuluyordu. Ayça ile başlayan, Tuğçe, Damla derken benim kendi mezuniyetimle zirveye çıkan, ardından Ayşim ve en nihayetinde Bade ile finali yapan o yoğun zaman diliminin tozunu yeni yeni üzerimden atıyordum. İstanbul’dan yeni dönmüş, kendi mezuniyetimin o kısa molasını dahi veremeden kendimi yine bir tören kalabalığının içinde bulmuştum. Sanki hayat bizi bir yerden alıp başka bir yere fırlatıyor, biz de bu yeni gerçekliğe alışmaya çalışıyorduk. Mezuniyet, aslında bir bitiş çizgisi değil, her şeyin birbirine karıştığı o belirsiz eşikti. Bade’nin mezuniyet töreni günü fakülte meydanına girdiğimizde, üzerimde o bir buçuk haftalık koşturmacanın getirdiği bir ağırlık vardı. Ailelerimiz, Karan, Oğuz Ata, Doruk abi, Defne abla, Damla, Tuğçe, Ayça ve Ayşim ile beraber Bade’yi sahnenin önünde, o kalabalığın tam ortasında bulduk. Etrafımızdaki her şey vızır vızır işleyen bir makine gibiydi; birileri sürekli fotoğraf çekiliyor, birileri cübbesini düzeltiyor, birileri ise diplomasını almanın heyecanını taşıyordu. Havanın sıcaklığı, insanların birbirine karışan ağır parfüm kokuları, heyecandan titreyen eller... Her şey bir mezuniyet ritüeli gibiydi ama içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şeylerin bitişi, aslında yeni bir şeylerin başlangıcından çok, eski bir defterin yavaşça kapanışıydı. O an, etrafımdaki neşeye rağmen kendimi bir boşluğun kıyısında hissettim. Bade, kürsüye yürürken o kadar zarifti ki, tüm o mezuniyet karmaşasının ortasında, yaşadığı büyük heyecan ve kürsünün kenarına takılıp o küçük düşme tehlikesini atlatışıyla bile tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. O anki sendelemesi, aslında hepimizin hayatında yaşadığı o minik tökezlemelerin bir yansıması gibiydi. Diplomayı almak üzere sahneye adım attığında, bakışlarının bir an bile kalabalığın girişinden, o uzak kapıdan ayrılmadığını fark ettim. Birini bekliyordu. Gözleri kapıdaydı, sanki oradan çıkıp gelecek bir mucizeye kilitlenmişti. Bade’nin o anki beklentisi, elindeki diplomanın bile önüne geçmişti. İnsanın beklediği bir şey olduğunda, hele bu kişi o ise, en küçük hareketin bile bir anlamı olurdu. Gözleri kapıdaydı, oradan gelecek tek bir hareket her şeyi değiştirebilirdi. Biz aşağıda sadece izleyiciydik; o ise sahnede, beklediği o kişiyle kendi özel hikâyesini tamamlama arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Tam o anda geri sayım başladı; "Altı, beş, dört, üç, iki, bir, sıfır!" O an, binlerce kepin aynı anda gökyüzüne fırlatılmasıyla çıkan o ses, bahçeyi kaplayan devasa bir gürültüydü. Gökyüzü bir anlığına karardı, siyah kepler yaz güneşinin altında birer kuş gibi dağıldı. Herkes birbirine sarılıyor, kimse kimin kime sarıldığını umursamıyordu. Ben ise o kargaşanın içinde, Bade’nin gözlerini nereye diktiğine bakıyordum. Sahneden hızla, neredeyse dengesini kaybedecek kadar heyecanlı bir şekilde indi. Kalabalığı yarması, birini arayan gözlerle etrafı taraması, sanki mezuniyetinin başarısından çok o kişiyi bulmaya odaklandığını gösteriyordu. İşte o an, her şeyin merkezinde bir soru işareti vardı. Ve sonra, kalabalığın arasından o tanıdık silüet belirdi: Alper Artun Alkaya. O an zaman durdu. Sanki dünya kendi ekseninde dönmeyi bıraktı ve sadece o görüntüye odaklandı. Alper... İstanbul’dan yeni dönmüş, zihnim henüz onunla ilgili anıları tartarken, karşımda duruyor olması göğsümün ortasında bir sızı bıraktı. Yıllar geçse de o mağrur, sarsılmaz duruşu hiç değişmemişti. Üzerinde törenin ciddiyetine uygun, ciddi bir kıyafet vardı. Elindeki renkli çiçek bu…