11- YÜZLEŞME
Yazar: gölgeli satırlar

Karmaşa alışık olduğum bir durumdu. Karmaşayı benimsemiştim, hep benimleydi. Hayatımın her anında. Bu zamana kadar verdiğim savaşlardan biri o karmaşayı yenmekti. Hep bununla mücadele etmiştim. Ama artık bu durum beni aşmaya başlamıştı. Baş edemediğimi hissediyordum. Her şey sanki olması gerekenden fazla biniyordu omuzlarıma. O yüklerin altında kalkmaktan korkuyordum. Eskisi gibi kendime “sen halledersin Ahu” “bunun üstesinden gelirsin, hep geldin” diyemiyordum. Üstesinden gelmeye çalıştığım şeyler katlanarak daha fazla benim üzerime geliyordu. Dünden beri zihnimde bir ulus konuşuyordu. Hepsinin ağzından farklı bir şey çıkıyordu. Farkında olduğum, omzumda taşıdığım yükleri daha da zorlaştırıyordu sanki. Bir ses sürekli bana Tolga’nın ihanetini hatırlatıyordu, ondan almam gereken intikamı anlatıyordu. Diğer ses peşimde olan sapıktan gelen zarfları, boğazımdaki bıçağı ve sesli mesajı hatırlatıp beni sürekli o ana çekiyordu. Bir diğer ses ise Aslan’dan… Bir başkası arkadaşlarıma zarar gelme olasılığından, onlara anlatmam gerektiğinden… Başka bir ses ise omzumdaki yüklerden bahsediyordu, yetiştirmem gereken projelerden, babamdan, çevremden ve en çok benden… Elimde hissettiğim küçük yakıcı his zihnimdeki seslere acı sinyalleri yolladı ve sesleri kesti. Salatayı doğrarken dalgınlıkla elimi kesmiştim, derin olmasa da büyük bir kesikti çoktan kırmızı sızı yayılmıştı. Yiyeceğe bulaşmasın diye hemen elimi çektim ve diğer elimle üzerini kapattığımda kesik daha da yandı. “Ne oldu?” diye merakla mutfağa giren Kumru’nun sorusuyla yüzümü buruşturarak kesiği soğuk suyun altına tuttum. Merakla bana yaklaşan Kumru’ya baktım. “Bir şey yok ya elimi kestim.” Diyerek açıklama yaptım. Yanıma yaklaşarak elimi suyun altından çıkarıp kesiği inceledi. Ardından kendi eli kesilmiş gibi acıyla yüzünü buruşturdu. Benim canım yansa onun canı yanmış gibi acı çekerdi. Aynı şey benim içinde geçerliydi onun canı yansa benim canım daha fazla yanardı. Bu her zaman böyleydi, birbirimizin acısını beraber çekerdik. Tıpkı yaptığımız şeyin cezasını beraber çektiğimiz gibi. “Hatırlıyor musun?” diye sorduğumda Kumru’nun benimkilere benzeyen kahveleri bana döndü. “Çocukken böğürtlen toplamaya gittiğimizde ikimizin de kolları çiziklerle dolmuştu.” Hatırladıklarımla dudaklarımda samimi ve özlem dolu bir tebessüm doğdu. “Sonra kendi yaralarımızı önemsemeden birbirimizin yaralarını iyileştirmeye çalışmıştık.” Ağlamamak için konu açmıştım. Aynı tebessüm Kumru’nun da dudaklarında vardı. “Hatırlıyorum.” Usulca kafasını salladı. “Birbirimizin kollarına yaprak yapıştırmıştık.” Dediğinde ikimizde kıkırdadık. Küçüklükten beri birbirimizin yaralarını birlikte sarardık. “Sonra da bizimkiler halimizi görünce kızmıştı. Bir sonraki Temmuz’a kadar böğürtlen yiyememiştik.” Dediğinde bu sefer daha sesli güldük. “Her zaman olduğu gibi,” benden uzaklaştı ve kapıya yakın dolabı açıp içinden yara bandı çıkardı. “Yine yaralarını saracağım.” Elindeki yara bandıyla bana yaklaşırken dolu gözlerim ve dudaklarımda ki tebessümle onu izliyordum. Gözlerimin neden dolduğunu bende bilmiyordum. Bu kadar duygusal bir insan değildim ama duygusal birikim yaşıyordum sanırım. Kumru parmağımdaki kesiğin üzerine yara bandını yapıştırdığında oradaki yanma hissinin azaldığını hissettim. “Hadi içeriye sofrayı kurdum. Ama önce o salağı terastan çıkarmalıyız.” Salak diye bahsettiği Umay’dı. Sabah uyandırdığından beri temiz hava almak istiyorum bahanesiyle yan terasımdaki Aslan’ı yakalamaya çalışıyordu. Bu adamı neden bu kadar merak ediyordu anlamıyorum. Dün gece Aslan’ı daha önce magazinde gördüğünü ve hesabına baktığını fotoğraflarda taş gibi olduğunu söyleyip durmuştu. “Gidelim de çıkaralım o zaman terastan.” İlerleyeceğim sırada Kumru hafifçe kolumu tutarak beni durdurdu ve beni kendisine çevirdi. “Peki sen saat dörtte ne yapıyordun terasta?” şüpheyle sorduğu soruyla bir an ne diyeceğimi şaşırdım. Terasta Aslan’la otururken Kumru seslenmişti ve bende aceleyle onun yanına gittiğimde uyku sersemiydi. Neden dışarda o…