1-ADI KALAN
Yazar: gölgeli satırlar

Ekrandaki çizgiler netti, ölçüler yerli yerindeydi. Bir projeyi daha tamamladığımı fark ettiğimde fareyi yavaşça masanın üzerine bıraktım. Bileğimdeki hafif sızıyı hissedince parmaklarımı açıp kapadım. Uzun süredir aynı pozisyonda kalmanın bedeliydi bu ama rahatsız edici değildi. Aksine, bitmiş bir işin ardından gelen tanıdık bir yorgunluktu. Sandalyeme yaslanıp derin bir nefes aldım. Ekrana son bir kez baktım. Ne eksik vardı ne de fazlalık. Her şey olması gerektiği gibiydim. Bu hissi seviyordum. Düzenli, net, tartışmasız. Kontrol bende olduğu sürece hiçbir şey dağılmıyordu; en azından dağılmasına izin vermiyordum. Dosyayı kaydedip kapattım. Masanın üzerini toparladım. Kalem çekmeceye, defter çantaya. Her hareket otomatikti; sanki yıllardır aynı koreografiyi tekrar ediyormuşum gibi. Gözüm duvardaki saate kaydı. Öğlen olmustu. Zamanın bu kadar sessizce ilerlemesi hoşuma gitmedi ama şaşırtıcı da değildi. Çalışırken zaman hep böyle davranırdı. Telefonumu elime aldım. Ekranda bekleyen mesajları gördüğümde dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. Kısa, tanıdık cümlelerdi. Ne fazla ne eksik. Nerede buluşacağımız belliydi; her zamanki gibi. Uzun uzun konuşmaya gerek yoktu. Tebessümüm hala yüzümdeyken sandalyeyi geriye doğru itip ayağa kalktım. Mont askısından uzun paltomu alıp üzerime geçirdim. Kumaşın ağırlığı omuzlarıma yerleşirken dışarıdaki havayı düşündüm. Sonbahar, artık nezakatini yavaşça kaybetmeye başlamış; kışın yaklaştığını açıkça hissettiriyordu. Çantamı omzuma takıp kapıya yöneldim. Odamdan çıktığımda koridor her zamanki gibi sessizdi. Bu sessizliği severdim. Kimseye açıklama yapmak zorunda olmadığım, düşüncelerimin yankı yapmadan dolaşabildiği nadir alanlardan biriydi.Solumdaki açık kapıdan gelen sesler adımlarımı yavaşlattı. İçeride çalışan kadının beni fark edip başını kaldırmasıyla durdum. Yüzündeki saygılı tebessüm tanıdıktı. “Çıkıyor musunuz Ahu Hanım?” dedi. “Evet,” dedim sakin bir sesle. “Projenin son halini sana mail attım Hale, bakarsın.” Başını salladı. Ben yokken işlerin ona emanet olduğunu ikimiz de biliyorduk. Bu güven ilişkisi, içimde bir şeyleri yerine oturtuyordu. Kısa bir baş selamıyla oradan uzaklaştım. Asansörlere gelip tuşa bastığımda beklemeye başladım. Beklerken telefonuma gelen maillere göz gezdirdim ama hiçbirine gerçekten odaklanamadım. Zihnim, masamda bıraktığım düzenle çıkacağım dünyanın düzensizliği arasında gidip geliyordu. Asansörün kata geldiğini haber veren tiz sesi duyduğumda telefonu kapatıp paltomun cebine koydum. Kabine girip lobi tuşuna bastım. Kapılar kapanırken aynadaki yansımamla göz göze geldim. Siyah saçlarım sabah verdiğim şekli hâlâ koruyordu. Göz makyajım, koyu kahve gözlerimi olduğundan daha keskin gösteriyordu. Dudağımdaki ruj… Aynadaki halimi beğenmemiş olsaydım, bu kadar huzurlu hissetmezdim. Asansör lobiye ulaştığında, alışıldık sakinlikle dışarı çıktım. Lobiden geçerken beni fark eden görevli ayağa kalktı. “İyi günler Ahu Hanım.” Başımı hafifçe salladım. Elif’i fark ettiğimde adımlarım bilinçsizce yavaşladı. Resmiyetiyle, ölçülü nezaketiyle her zamanki yerindeydi. Selamına karşılık verip ilerledim. Bu küçük ritüeller, günün kontrol edilebilir parçalarıydı. Binanın büyük kapısından dışarı çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı. Aniden. Sertçe. Nefesimi biraz daha derin aldım. Karşımda bordo arabamı görünce Hale’nin çıkacağımı haber verdiğini anladım. Arabaya doğru ilerlerken valenin kapıyı açmasıyla baş selamı verdim. Şoför koltuğuna yerleşip çantamı yan koltuğa bıraktım. Kapı kapandığında, dış dünya kısa bir anlığına geride kalmış gibi hissettirdi. Arabanın içi, açık olan klima sayesinde dışarıya göre daha sıcaktı. Direksiyonu kavradığımda parmaklarımın soğuktan hafifçe uyuştuğunu fark ettim. Klimayı biraz daha yükselttim. Motorun sesi, düşüncelerimin arasına yerleşti. Yola odaklandım. Camdan akıp giden sokaklara bakarken sabahki o düzenli, keskin zihnin yavaş yavaş çözülmeye başladığını hissediyordum. Ofiste bıraktığım kontrol, direksiyonun arkasında yerini alışıl…