İKİNCİ BÖLÜM — KAFES
Yazar: VESPER

LİVİA "Clara Weiss. Sen artık Livia Ardent değilsin." Albert tam vaktinde gelmişti. Sabah sekizde kapı çaldığında elimdeki çayı bu sefer dökmemiştim. Dökecek bir şey bırakmamıştım kendime; masada sadece boş bir bardak duruyordu. Geceyi uyumadan geçirmiştim. Uyumaya çalışmamıştım zaten. Elinde siyah bir evrak çantası vardı, yüzünde aynı nötr ifade. İçeri girdiğinde sanki o nötrlükten bir şey sızdı ve salonuma yayıldı. "Günaydın, Dr. Ardent. Bundan sonra size o şekilde hitap etmemem gerekecek aslında." Masama oturdu. Çantayı açtı. İçinde sahte bir hayat duruyordu. Clara Weiss. Tıp fakültesi mezunu. Geçmişinde reçeteye yazılamayacak kadar fazla ilaç kullanan, acil servislerde geçici olarak çalışmış, dengesiz olduğu fısıldanan bir doktor. Kimlik kartı, diploma, adli kayıtlar, banka hesabı. Hepsi kusursuzdu. Hepsi yalandı. Ama yalan olan yalnızca isimdi. Bağımlılıktan mesleğini kaybetmiş bir kadın olmak için Livia Ardent olmak yeterliydi. Sadece bazı parçaları eksikti. Ve eksiklikler, dikkatli bir göz tarafından fark edilirdi. "Bir süre sonra bu kimlik senin üzerine yapışmış gibi hissedeceksin," dedi Albert, dosyaları önüme iterken. "Onlara Clara ol. Ama bana hâlâ Livia'sın." Masadaki dosyaları karıştırırken gözüme bir şey ilişti. Kulübün adı. The Cage. Kafes. Soğuk bir ironi. Özgürleştiklerini sananların zincirlendiği bir yer. Dosyayı açtım. İçinde ilaç enjeksiyonu yapılmış dövüşçülerin fotoğrafları vardı. Bazılarının gözleri neredeyse cam gibiydi; boş, huzurlu bir bakış. Yüzlerinde tuhaf bir gülümseme,sanki bir aydınlanma yaşamış gibi. Fotoğraflara bakarken Maria'nın o son anı bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden. Aynı sessizlik. Farklı bedenlerde tekrarlanan aynı son. Ama farklı, diye düşündüm. Dosyayı kapattım. Onlar gülümsüyor. Maria gülümsemiyordu. Farkın sebebi buydu,benim bulmam gereken şey. "Bu akşam ilk temasın olacak," dedi Albert. "Kafes'in sahibiyle değil; onun sağ kolu Raze ile buluşacaksın. Eski dövüşçüdür, şimdi ilaç temin zincirini yönetiyor. Benim lakabım Echo. Seninki Beyaz Vezir. Birbirimize bu şekilde hitap edeceğiz." Durdu. "Raze'e dikkat et. O korkunun kokusunu alır." "Yani korkmamam mı gerekiyor?" Albert gözlerime baktı. "Hayır. Kork, ama belli etme. Korku bazen seni diri tutar." Akşam olduğunda şehrin derinliklerine yürüdüm. Bir noktada durdum. Nefes aldım. Clara Weiss. Sakinleş. Poker yüzünü takın. Korkunu kilitle. Kafes'in girişi eski bir tamirhanenin arkasındaki paslı bir kapıydı. İçeri girince metal, ter, kan ve yanmış sigara dumanının karışımı yüzüme çarptı. Davul gibi ritmik bir müzik boğazıma indi; kalabalığın uğultusu tavanı titretiyordu. Döner ışıkların kırık huzmeleri arasında bedenler birbirine çarpıyor, ter parıltıları havada uçuşuyordu. İlk adımı attığımda kalbim göğsümde bir tokmak gibi attı. Clara Weiss. Sen artık Livia Ardent değilsin. Bu bir rol. Sadece bir deney. Bir deneyin nerede biteceğini asla bilemezsin. Bunu benden iyi kimse bilmezdi. Kalabalığın arasından uzun boylu, boynu yara izleriyle dolu bir adam bana doğru yürüdü. Gözleri gri, neredeyse donuk bir metal renginde parlıyordu. Yürüyüşü sakindi. Raze. "Sen Clara Weiss misin?" Sesi boğuk, içeriden gelmiş bir fısıltı gibiydi. Başımı salladım. "Duydum ki doktormuşsun. Burada doktorlar iki şey için işe yarar; adamı hayata döndürürsün ya da ölüsünü kaldırırsın. Hangisini iyi yaparsın?" Gözlerimi ondan kaçırmadım. "İkisini de." Dudaklarının ucunda hafif bir gülümseme belirdi. "Güzel. O zaman hoş geldin, Clara Weiss. Kafes seni severse yaşarsın, sevmezse seni yutar." Arkasını döndü. Kalabalığın içine karıştı. Ben de ardından yürüdüm. Belki de zaten yutulmak için gelmiştim. Kafes'in kalbine indikçe hava ağırlaşıyordu. Beton duvarlar ter ve kan kokusunu yutmuş gibiydi. Her adımda ayaklarımın altındaki metal zemin yankılanıyor; ritmik, ölçülü, neredeyse bir kalp atışı gibi vuruyordu müzik sesleri. Raze beni kalabalığın arasından çekip arka bölüme götürdü. Duvar boyunca soyunma dolapları, kirli havlular, antiseptik şişeleri, kırık a…