☤6☤
Yazar: ceren polat

☤ Kapının eşiğinde, metalin ve soğuk mermerin birleştiği o keskin sınırda öylece durmaya devam ettim. Bedenimden sızan savunma refleksi, omuzlarımdaki gerginlik ve elimdeki susturucu tabanca aramızdaki görünmez duvarı daha da kalınlaştırıyordu. “Victoria.” Sesi, koridorun loş ışığında alçak ama odanın içine kadar nüfuz eden bir ağırlıkla çınladı. “İkimiz yalnızken bu resmiyete, araya mesafe koyan bu mesafeli duruşa hiç gerek yok.” “ O yakınlığın arasına yıllar girdi,” dedim, sesime en ufak bir esneklik katmadan. O bakışlar... Mavi gözleri bir an olsun gözlerimden ayrılmadı. İnsanların çoğu karşılarındakine yalnızca bakardı; yüzeysel bir süzüş, birkaç saniyelik yüzeysel bir merakla yetinirlerdi. Azrael ise inceliyordu. Yüzümdeki en ufak kas seğirmesini, nefesimin ivmesini, gözbebeğimdeki o mikro küçülmeleri adeta bir mimar edasıyla milim milim analiz ediyordu. Aradaki o aşılmaz fark tam olarak buydu. Derin bir nefes alarak kapının önünden çekildim. “Beş dakikan var.” İçeri adımını attığı an, odanın her bir köşesini tek bir bakışta kavisli bir taramayla incelemesi gözümden kaçmadı. Bu adam hiçbir yere sıradan bir misafir rahatlığıyla girmiyordu; sanki bir alana ayak bastığı ilk saniyede o alanın bütün gizli geçitlerini, kör noktalarını ve olası çıkış yollarını zihnine kazıyordu. Elindeki ağır, siyah deri dosyayı terastaki masanın üstüne bıraktı sonra bana tek bir kelime dahi etmeden devasa camdan dışarı uzanan şehir manzarasına doğru ağır adımlarla yürüdü. “Pek misafirperver değilsin,” dedi, sırtı bana dönükken. “Çünkü davetsiz gelen bir misafir beklemiyordum.” “Aslında bekliyordun.” Kaşımı yavaşça kaldırdım. “Neye dayanarak bu kadar emin konuşuyorsun?” Bana doğru döndü, bakışlarındaki dondurucu sakinlikle yüzümü süzdü. “Kapıyı silahının kabzasında duran parmaklarınla açtın.” Bir an için sesim boğazımda tıkandı, duraladım. Görmüş... Hem de bunu yüzüme vururken en ufak bir zafer edası takınmayacak kadar rahat, son derece doğal bir tespit gibi dile getirmişti. Ölüm Meleği anıldığı kadar vardı, oldukça zeki ve dikkatliydi. Haklıydı, geleceğini biliyordum. Askerlerim oteli ve çevresini gözetim altına almıştı, onlar görünmeyen kanatlarımdı. “Dikkatlisin,” dedim, gardımı yeniden toplayarak. “Sen söz konusuysan, adımlarımı hesaplamak ve dikkatli olmak zorundayım.” Bu adam bazı cümleleri öyle sıradan, öyle gündelik bir tonla söylüyordu ki, insan o kelimelerin ardındaki devasa ağırlığı ve tehlikeli samimiyeti ancak birkaç saniye sonra kavrayabiliyordu. Tabii bu başkaları için geçerliydi benim gibi zat-ı muhteşem kıvrak zekâlı bir insanın anlaması saniye değil saliseydi. Terasa geçtiğinde arkasından gittim, masanın üzerindeki o kalın siyah dosyayı uzun, kemikli parmaklarıyla bana doğru yavaşça itti. “Bunun için geldim.” Dosyanın kapağını kaldırıp içeriğe göz attığım anda, sayfanın en tepesinde koyu harflerle yazılmış olan başlık birkaç saniye boyunca zihnimdeki bütün düşünce çarklarını durdurdu. Evlilik Sözleşmesi Odada ağır, sağır edici bir sessizlik oluştu. Ardından, içimdeki o absürt şaşkınlık dalgası patlama noktasına geldi ve istemsizce gülmeye başladım. Önce hafif, kısık bir kıkırdamaydı bu. Sonra giderek yükseldi ve en sonunda kontrol edemediğim kahkaham odanın yüksek tavanında yankılandı. Dosyayı sertçe kapatıp gözlerimi onun soğukkanlı yüzüne diktim. “Azrael...” Kahkahamı bastırmaya çalışırken başımı alaycı bir tavırla iki yana salladım. “Sen gerçekten akıl sağlığını yitirmişsin.” Sözlerime hiç alınmadı, yüzündeki o buzdan ifade en ufak bir çatlak bile vermedi. Aksine, beni bir tiyatro oyununu izler gibi sükunetle süzmeye devam etti. “Gülmen bittiyse, rasyonel bir şekilde konuşabiliriz.” “Bitmedi,” dedim, tekrar kısa bir kahkaha atarak. “Sen şimdi bana resmen evlenme teklifi mi ediyorsun?” “Hayır.” “İyi bari, hâlâ tamamen delirmemişsin.” “Sana bir evlilik anlaşması sunuyorum.” Bu kez kahkaha atmadım. Yüzümdeki tüm o neşeli ifade bir anda buharlaştı. Uzun, ağır saniyeler boyunca doğrudan gözlerinin içine baktım. “Çıkarın ne bu iş…