Bölüm 48: Altın Kanatlı Kelebek
Yazar: Şeydanur İpek

✨Bölüm 48: Altın Kanatlı Kelebek✨ Beatrice Vatheron: I would let the World burn Aşk cinayet sever. Prenses Lysandra bugün on yedi yaşına girerek reşit oluyordu. Reşit olduğum günü düşünüyordum. O yaşımda bir köleydim. Şimdi ise esirdim, üstelik hamileydim. Sanırım hayat benim için hiçbir noktada iyi bir yere evirilmeyecekti. İmparatoriçe Odessa bizi davetten iki önce sarayına çağırmıştı. Burada daha güvende olacağımızı düşünüyordu. Christian’ın atandığı görev resmi olarak bu akşam davette duyurulacaktı, duyuru yapıldıktan sonra da diğer eğitmenler gibi resmi olarak imparatoriçenin himayesi altına girmişti olacaktı çünkü sevgili hükümdarımız eğitime ve eğitmenlere çok değer veren bir kadındı. İnanırsan. Daireden çıkmak üzereydik. Geldiğimizden beri bu dairenin içindeydik. Güzel bir manzarası ve rahat bir yatağı vardı ancak hayatın renkleri solmuş gibi hissediyordum. Bundan sonra hayatımın hiçbir noktasında renkleri görebileceğimi sanmıyordum, kalbim bir daha çarpacak mıydı, bilmiyordum. Belki de benim kefaretim buydu. Sevdiğim adamı öldürmüş olmanın bedeli buydu. Aynanın karşısında dururken kendime baktım. Üzerimde dizlerimin altına doğru inen, belinden itibaren kabararak renk değiştiren bir elbise vardı. İnce askılarını düzetirken siyah başlayıp ateş eteklerini tutuşturmuş gibi uçlara doğru kırmızıya geçen elbiseye baktım. Boynumda kan damlalarını andıran bir kolye vardı, küt saçlarım düzgünce kesilmiş ve yeniden siyaha boyanmıştı. Gözlerim kırmızıydı, tamamen Lavanya gibi görünüyordum. En son ne zaman Beatrice olduğumu hatırlamak bile mümkün değildi artık. Kendimi özlediğimi söylemek yalan olurdu, Beatrice olmak nasıl bir histi, onu da unutmuştum. On santim uzunluğundaki siyah topuklu ayakkabılarının üzerinde dururken Chris siyah takımıyla arkamda belirdi ve aynadan aksime baktı. “Belki de fotoğraf çektirmeliyiz,” dedi eğilip omzumu öptüğünde. “Oğlumuz ileride, gençken nasıl göründüğümüzü görür.” Bedenim bu düşünce ile ürperirken yutkundum. “Çıkalım mı?” dedim, onunla kavga etmeye bile halim yoktu. “Elbette biriciğim.” Elini belime koyarak beni dairenin kapısına yönlendirdi. Dokunuşundan kurtulmam mümkün değildi ve bir noktada artık önemli bile değildi. Hissizdim. Bana dokunması ya da dokunmaması arasındaki o farkı kaybetmiştim. Birkaç adım önden ilerleyerek bize yolu gösteren bir uşağı takip ediyorduk. Adam önce aşağı indi, ardından sağa döndü ve uzun bir koridor boyunca ilerlemeye başladı. Derken koridorun karşı tarafından bir kadın girdi. Uzun boylu, yapılı ve üzerinde hala temizlik kıyafetleri olan bir kadındı. Önce onun omegalardan birisi olduğunu fark ettim. Ardından zihnimin içinde bir vızıltı hissettim ve gözlerimi yüzüne çevirdim. Ve onun Amber olduğunu gördüm. Birden, kaybettiğimi sandığım her şey fışkırdı. Her şey çığlık atarak zihnimin içinde koşarken kalbim ağırlaştı. Nefesimin ve ellerimin titrediğini hissederken adımlarım yavaşladı. Bu esnada Amber de ellerindeki eldivenleri çıkartıyordu, yüzünde düşünceli bir ifade vardı. Ta ki başını kaldırıp bu tarafa bakana kadar… “Amber…” İsmi ağzımdan bir fısıltı gibi döküldüğünde gözleri benimkileri buldu ve tökezledi. Örgüsünden kurtulan saçları yüzüne düşerken yüzündeki sakinlik parçalandı. Hüzün ve acı yüzündeki sahnesini alırken dudaklarında sessizce dökülen adımı okudum. “Vanya…” Şaşkınlık ya da sevinç çığlık atmadı, acı ve hüzünle haykırdı. “Vanya!” Buraya doğru koşmaya başladığında ben de ona doğru koşmak istedim ama Chris anında önüme geçti. “Bırak!” dedim beni kolumdan yakaladığında. “Amber!” “Vanya!” Amber uzun koridoru kaşla göz arasında aştığında Chris uşağa emretti. “Durdur onu!” Uşak Amber’e doğru atıldığında Amber’in yumruğu yüzüne çarptı, geriye doğru sendeleyen adamın çenesine o kadar hızlı bir tekme indirdi ki ancak uşak yere kapaklandığında ne olduğunu anlayabilmiştim. “Seni orospu çocuğu!” Hızını kesmeden onun Chris’in üzerine atladı. Başına bir şey gelmesinden duyduğum endişeyle bağırdım: “Amber hayır!” Amber’in güneş gibi parlayan gözleri Chris’in…