Bölüm 46: Aynayla Yüzleşmek
Yazar: Şeydanur İpek

✨Bölüm 46: Aynayla Yüzleşmek✨ Vincent Lancaster: Kaçmanın bir anlamı yoktu. Bir noktada babamla yüzleşmem gerektiğini ve beceriksizliğimi yüzüme çarparken sessizce onu dinlemem gerektiğini biliyordum. Kaçınılmazdı. Hatalarımla yüzleşmeyi öğrenmem gerekiyordu ve babam bana ayna tutmaktan asla gocunmazdı. Önümdeki eve bakarken derin bir nefes aldım. Gelmeden önce rahatlamak için biraz içmiştim ama sanırım biraz daha içmeye ihtiyacım vardı. Önünde durduğum devasa köşkün demir kapıları açıldığında kapıdaki korumalar oldukları yerde dikelerek bana asker selamı verdiler, yanlarından geçip gidene kadar da kımıldamadılar. Eve giden yolu sakince geçtim, sağlam elimde tuttuğum çantamda yedek kıyafetlerim vardı. Bu evden çıkalı çok uzun zaman olmuştu ve o zamandan beri burada kalan kıyafetlerim de bana olmazdı. Geniş bahçe, budanarak birer duvar haline gelmiş çalılar ve oradaki büyük fıskiye hiç değişmemişti. Eve daha solgun bir hava katan gri panjurlar ve kirli beyaz rengi ilk günkü kadar yeni duruyordu. Sivri çatılarına, uzun pencerelerine bakarken gerginlik dışında hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. Ne eve dönmenin huzurunu ne de özlemini. Cep’te olsaydık böyle hissetmezdim. Belki annem ölür ölmez babam orayı terk ettiği için böyle hissediyordum. Cep’te kalmayı her zaman kışladan ya da akademiden, babamın kendi dairesinde kalmaktan bile çok severdim. Küçük, müstakil bir evdi ama kimin umurunda, annemle birlikte orası bir yuvaydı. Köşkün önündeki yarım daire şekilde olan merdivenleri çıktım. Kapıyı vurmak için elimi kaldırdığımda kapı açıldı ve Reina’nın gülümseyen yüzü belirdi. Onun yüzünü görünce göğsümdeki ağrının hafiflediğini hissettim. Reina öz annem olmayabilirdi ve bu evden hiç hoşlanmıyor olabilirdim ama o hem bana sevgiyi hissettiren hem de bu eve renklerini veren kişiydi. “Vince!” Bana hızla sarıldığında gülümsedim ve çantamı yere bırakarak ona sarıldım. “Hoş geldin bebeğim,” dedi sevgiyle. “Gelmene çok sevindim.” Boğazımı boğacakmış gibi sıkıyordu ve muhtemelen farkında bile değildi. Geri çekilip yanaklarımı öptü. “Bebeğim, koluna ne oldu?” diye cırladı sonra. “Ah, tanrıçalar aşkına! Kolun mu kırıldı? Bay Anderson bakmadı mı?” Soruları arka arkaya, nefes bile almadan sıralıyordu. “Acıyor mu?” Güldüm ve onu göğsüme bastırarak sarıldım. “Hoş buldum Reina anne.” Eğilip başının üzerini öptüm. “Ben iyiyim, endişe etme. Sadece kolumu korumak için askıda tutuyorum. Korkulacak bir şey yok.” “Bana doğruyu söylüyorsun, değil mi?” dedi avcunu uyarı dolu bir vuruşla sırtıma çarptığında. “Anneni kandıramazsın.” “Doğru söylüyorum.” İç geçirdim. “Seni özlemişim.” Başımı kaldırıp yüzüme baktığında yeşil gözlerinin yaşlarla parladığını gördüm. “O zaman neden hiç gelmiyorsun? Kardeşin erkenden geldi, sen ise hem geç geldin hem de sadece iki gün kalacaksın.” Duraksadı. “Seni sevdiğimi biliyorsun, değil mi?” Yutkundum. “Biliyorum,” dedim avcumu yanağına bastırdığımda. “Ben de seni seviyorum.” “O zaman bu yaşlı kadını görmeye daha sık gelmelisin.” Omuzlarını silkti. “Benim için Mavros’tan hiçbir farkın yok, bunu bilmeni istiyorum. Daha önce de söyledim ama bana inanmıyorsun gibi hissediyorum. Bizden hep kaçıyorsun, çok uzak ve çok soğuksun.” “Neyden kaçtığımı biliyorsun,” dedim omuzlarım düştüğünde. Babamdan kaçıyordum. Onun baskısından, mükemmeliyetçi oluşuyla beni yetersiz hissettirmesinden, bitmek bilmeyen ve kafamdan çıkmayan sınırlayıcı öğütlerinden kaçıyordum. Reina annem anlayışla başını salladı. “Biliyorum tatlım, onu bu konuda hiç değiştiremediğimi biliyorsun.” Ben de başımı salladım. “Hadi gel. Seni böyle kapıda tuttum, içeri girmelisin.” Eğilip çantamı almak istedim ama benden önce davranarak aldı. Onun peşinden içeri girdim, evin çalışanları beni selamlamak için gelmişlerdi. Hepsi geldiğim için ne kadar mutlu olduklarını, beni gördükleri için sevindiklerini söylerken içten görünüyordu. Ben de hepsiyle teker teker selamlaştım ve bir tanesi çantamı alıp odama çıkartırken peşinden gittim. Çantamı bırakan genç, bir isteğim olup olma…