Bölüm 39: Sarayın Karanlık Duvarları
Yazar: Şeydanur İpek

✨Bölüm 39: Sarayın Karanlık Duvarları✨ Dolunay kıtanın üzerinde yükselirken elindeki kalemi daha sıkı tuttu ve kâğıdın üzerine bir oya gibi işlediği sembolün çizgilerini keskinleştirdi. Ardından geri çekilip şöyle bir bakındı ve Amber’in göğsünün ortasındaki sembolün aynısı olduğuna kanaat getirdi. Çok geçmeden de ayağa kalktı ve üzerine hızlıca rahat bir gömlekle rahat bir pantolon giydi. Sembolü katlayıp cebine sokarken onu kime göstereceğini çok iyi biliyordu. Bu konuda bir iblis kadar iyi olmasa da iblislerin büyüsünü kullanmakta kendi çabalarıyla çok iyi ilerlemişti. Bu yüzden büyü onu saniyeler içerisinde saraya taşıdı. Marcus, Vega’nın kapısının önünde dururken dikildi. Vega son zamanlarda daha tuhaf davranıyordu ama bir şekilde bu tuhaflık hoşuna gidiyordu. Ve hoşuna gitmesi de daha tuhaftı. Bir paradoksa benziyordu. Kapıyı usulca çaldı ve içeriden gelen sesle kapıyı açtı. Dolunay ışığı camın hemen önündeki çift kişilik koltuğa vuruyordu. Koltuğun bir köşesinde oturmakta olan kadına bakarken ilk an onu bir peri sandı. Üzerinde beyaz, askıları dantelden, uzun bir gecelik vardı. Upuzun saçlarının düğümlerini elindeki gümüş dişli tarakla çözerken saçları olduğundan daha da açık renk görünüyordu. Yüzündeki düşünceli ifade, saçlarını tarama şekli, güzelliği, ay ışığını onu bir melek gibi gösterişi… Göz alıcıydı. İşte, diye bir ses sızdı düşüncelerine. Bir iblis efendisinin neden bu kadar tehlikeli olduğunun kanıtı. Böylesine güzel ve uhrevi görünüşlerinin altına bir canavar vardı. Tıpkı aynada gördüğü yüzün altında da bir canavar olduğunun bilmesi gibi. Vega kirpiklerinin altına ona doğru bir bakış attı, ilk an yüzünde bir gülümseme vardı ama Marcus’u gördüğünde gülümseme kayboldu. Saçlarını dizlerinin üzerine doğru çekerek küskün bir edayla taramaya devam etti. Marcus’un tuhaf bulduğu şey tam olarak buydu, başka bir kadınla birlikte olduğunu öğrendiğinden beri böyle davranıyordu. “Neden geldiniz subay?” diye sordu soğuk bir tonla. Marcus onun suyuna gitmeye karar verdi, daha fazla aksileşmesini istemiyordu. “Yardımına ihtiyacım var,” dedi yaklaşırken. Düşündüğü gibi Vega duraksadı ve dikkatini tamamen ona verdi. “Sizin,” tarakla onu işaret etti. “Benim,” sonra da kendini. “Yardımıma ihtiyacın var?” “Evet.” Marcus omuz silkti. “Ne konuda?” Marcus koltuğa, onun yanına oturduğunda usulca kenara doğru kaydı ve ondan uzaklaştı. Bu hareketi Marcus’un kaşlarını çatmasına neden oldu. “Benden kaçıyor musunuz prenses?” diye sordu usulca. “Hayır, sadece biraz mesafe koyuyorum o kadar. Böyle yapmazsam bana gösterdiğiniz nezaketi yanlış değerlendirdiğimi fark ettim.” Parmağını gümüş tarağın dişlerinde gezdirdi. “Sizinle alakalı değil yani.” Marcus’un algıları, içgüdüleri yüzünden açıldı. Gözleri Vega’nın bedeninde gezinirken son zamanlarda Vega’ya nezaketten fazlasını gösterdiğini fark ediyordu ama bu bir şeyi değiştirmezdi. En nihayetinde onlar… yabancılardı, daha da kötüsü düşmanlardı. Ve bu düşmanlık evrenler boyutundaydı. O, Marcus’un kendisinden bile nefret etmesine neden olan bir soyun soylusuydu. Ona dokunamazdı. Onu baştan çıkartamazdı. Vega tamamen yasak bölgeydi. Genç prenses usulca geçirdi. “Ne için geldiğinizi söylerseniz…” Marcus elini kaldırıp Vega’nın yüzünü görmesini engelleyen sarı tutamları geriye doğru çektiğinde Vega’nın sözleri havada kaldı. Marcus’un en büyük zayıflığı buydu. Kanında, ruhunda ve varoluşunda olan şeydi bu. Ona ilgi gösteren bir kadın olduğunda içgüdüleri düşüncelerini ve sağduyusunu bastırıyordu. Ne düşündüğünden haberdardı, kendine tekrarladıklarını da biliyordu ama ilkel beyni bunların hiçbirini umursamıyordu. Ne yasakları, ne düşmanlığı, ne de olacakları. Şu an olacakları engelleyecek tek kişi Vega’nın kendisiydi çünkü iç bilinci ve inkubus yanı ipleri eline almaya başlamıştı bile. Bu bir karabasan gibi usulca üzerine çöküyordu ve o yıllar süren direnç, dayanıklılık, kontrol eğitimlerine rağmen bunu asla engelleyemiyordu. “İşte sana inkubuslar hakkında bilgi prenses,” dedi kontrolü tamamen kayb…