Gün batımının kızıllığı altında
Yazın serinliği
Yazar: Gülsüm yar

Arabada kulaklığımı takıp düşlerime daldığım için yolun nasıl geçtiğini bile anlayamamıştım. Birkaç saatin ardından yazlığımızın önünde araba durdu. Güneş gözüme öyle bir vuruyordu ki adeta kör olmuştum. Annem arabayı park ederken ben de valizleri alıp odama yerleştirmek için yukarı çıktım. Babamdan sonra sanki evde hiç canlılık kalmamıştı. Her yer toz içerisindeydi. Uzun süredir buraya gelmemiştik ama annemin bahçeye ektiği çiçekler hâlâ parıl parıl parlıyordu. Bahçemiz rengârenk çiçeklerle kaplıydı. Odama geçer geçmez bikinimi üzerime geçirip arkadaşlarımın yanına koşmak için anneme haber vermeye indim. Annem kendine kahve yapmış, bahçeyi suluyordu. Bana bakıp, — Bakıyorum da hemen bikiniler giyilmiş, dedi. — Evet anneciğim, dedim. Güneş batmadan denize girecektim. Arkadaşlarımın geleceğimden haberleri vardır diye düşünüyordum. Çünkü bugün doğum günümdü. Biz her doğum günümü yazlıkta kutlardık. Arkadaşlarımla birlikte… Hatta bana sürpriz yapacaklarından dolayı hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranırdım. Arda, Sude ve Anıl… Evlerimiz birkaç sokak araylaydı. Hepsinin evi de bizimki gibi müstakil ve iki katlıydı. Yolun sonu denize çıkıyordu. Anıl ve Sude bebeklikten beri arkadaşımdı. Arda ise dört sene önce bu gruba dâhil olmuştu. Ama onun da gözümüzde hiçbir farkı yoktu. Ailelerimiz birbirleriyle çok iyi anlaşırdı. Her akşam barbekü partileri, çay saatleri yaparlardı. Biz İstanbul’da hiç görüşemezdik. Hepimizin başında bir sürü iş olurdu. Sude resimle ilgilenirdi; sergiler açar, siparişler alırdı. Anıl, babasının fabrikasında koşuştururdu. Arda ise sporla ilgileniyor, milli sporcu olmak için büyük bir gayret gösteriyordu. Ama yazın hepimiz kim olduğumuzu unutup buraya gelirdik. Tıpkı küçüklüğümüzdeki gibi… Sorumluluklarımız olmadan, kafamızı dinlemek ve biraz da geçmişe dönüp bakmak için. Bence gerçek arkadaşlıklar, her gün görüştüğün insanlarla kurduğun arkadaşlıklar olmak zorunda değildi. Ne kadar görüşmesen de aradaki bağın ve samimiyetin kopmaması, gerçek bir arkadaşlığın göstergesiydi. Bizimki de böyle bir dostluktu. Koşarak Sude’lerin evinin önüne gittim. Kapıyı çaldığımda Meral teyze açtı. Beni görünce o kadar sevindi ki hemen sarılıp öptü. — Kızım, çok özledim! Nerelerdesin sen? Saçların ne kadar uzamış. Bir güzellik gelmiş yüzüne, dedi. Gülümsedim. — Sude nerede? — Sude’nin merkezde işleri vardı. Akşama doğru gelir. Ben de hemen oradan çıktım. Biraz kendi başıma denize gireyim, diye düşünüp yürümeye başladım. Yollar çok taşlı olduğu için her sene ayağımı burkardım. Bir süre sonra dalgaların sesi gelmeye başladı. Güneş yavaş yavaş batıyordu. Tam vaktinde gelmiştim. Günün en sevdiğim saatleriydi. Hemen ayağımdaki terlikleri çıkarıp havlumun yanına bıraktım ve denize daldım. Yoksa biraz daha beklesem üşürdüm. Balık gibi yüzdüm, dubalara kadar gittim. Dubalarda biraz güneşlendim. Tam o sırada aklıma babamın mektupları geldi. Unutmaya çalışsam da zihnimden çıkaramıyordum. Ama açıp okumaya da cesaretim yoktu. Belki arkadaşlarım bana cesaret verirdi. Bunu düşünerek denizden çıktım. Güneş tamamen gitmiş, hava biraz esmeye başlamıştı. Sude’nin gelmiş olacağını düşünerek Meral teyzelere doğru yürümeye başladım. Kapıyı çaldığımda yine Meral teyze açtı. — Sude hâlâ gelmedi mi, Meral teyze? — Yok kızım. Anıl’la Arda’yla denize gittiler. Beni beklememişlerdi. İçten içe kırıldım ama belli etmedim. Akşam yemeği için eve doğru yürümeye başladım. Evin bahçe kapısına geldiğimde ise olduğum yerde kaldım. Rengârenk ışıklar… Balonlar… Kocaman bir pasta… Tüm arkadaşlarım… Ve hiç tanımadığım bir çocuk. Ağzım açık kaldı. Gözlerim heyecandan parlıyordu. Mutluluktan ağlayacaktım. Bahçe kapısını açıp koşarak içeri girdim. Hepsi bir ağızdan şarkı söylüyordu. — İyi doğdun kızıl saçlı kız! Bizim küçük Kırmızı Başlıklı Kız’ımız! Anıl gülerken Arda, Anıl’ın koluna vurdu. Sude ise beni öpücüklere boğmuştu. Bense hâlâ mutluluktan ne yapacağımı şaşırmış bir şekilde onlara bakıyordum. — Doğum günün kutlu olsun, Lal. Bu ses üzerine başımı çevirdim. Anıl ve…