Gün batımının kızıllığı altında
Güneş batarken gel
Yazar: Gülsüm yar

Ruhunun yandığını göstermek içi illa içindekileri dışarıya mı vurman gerekir? Bugün 1 Ekim. Tam yirmi sene önce bugün dünyaya geldim. Kızıllığı saçlarımla birleşmiş bir bebek olarak… Adımı, koyu kırmızı ve değerli bir taş olan “Lal” koymuşlar. Annemle babamın büyük aşkı benimle taçlanmış. Ama şimdi, yirmi sene sonra, tek başıma odamın balkonunda gün batımını izleyerek bunları günlüğüme yazıyorum. Babamın yokluğuyla geçirdiğim ilk sene… Şimdi onun güçlü ayakları üzerinde duran kızı olarak buradayım. O da burada olsaydı benimle gurur duyacağını biliyorum. Onu çok özledim. Annemin, bana belli etmemeye çalışsa da gün geçtikçe tükenmesine dayanamıyorum. Ama ben babamın güçlü, dimdik duran kızıyım. Bu ailenin yapı taşı benim. “Ben yoksam sevgi de olmaz, bağlılık da…” diyerek büyütüldüm. Babam hep, “Bir gün ölürsem annen sana emanet.” derdi. Annem benimleydi. Ben ona güç veriyor, babamın yokluğunu hissettirmemeye çalışıyordum. Bazen insan, içindekileri dışarı vurursa güçsüz görünür. Güçsüzlüğünü bilen herkes de seni tam oradan yaralar. Bu yüzden ne yaşarsan yaşa, acını saklaman gerekir. Ben bu yaşıma kadar hep böyle büyütülmüştüm. “Zaaflar insanı öldürür.” Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Balkondan içeri girdim. Sonbaharın ilk günleriydi. Gündüzleri hava hâlâ sıcak oluyor, insanı terletiyordu. Yarın annemle birlikte, babamın bize çocukken hediye olarak aldığı yazlığa gidecektik. Valizimi hazırlayıp arabanın bagajına yerleştirdim. Annem salonda uyuyakalmıştı. Üzerini ince bir pikeyle örttüm ve odama geçtim. Geceleri düşünmekten doğru düzgün uyuyabildiğim söylenemezdi. Gün içinde hep yorgun olurdum ama o yorgunluğa alışmıştım artık. Yastığa başımı rahatça koyup gözlerimi kapattım. “Lal, hadi kahvaltıya gel!” Annemin sesiyle bir gözümü araladım. Yataktan kalkıp banyoya gittim. Yüzüme soğuk su çarptım. İşte, şimdi kendime gelmiştim. Merdivenlerden ikişer basamak inerek aşağıya koştum. Evimiz, İstanbul’un nezih semtlerinden birinde, ormanlık bir sitenin içinde bulunan özel korumalı müstakil bir evdi. Babam eski bir askerdi. Bu yüzden çocukluğumdan beri sürekli ev değiştirirdik. Hiç kalıcı arkadaşlarım olmadı. Sürekli şehir değiştirir, yeni okullara gider, yeni sitelerde farklı insanlarla tanışırdım. Babam bizden ayrılana kadar düzenli bir hayatımız hiç olmamıştı. Annemin yanına gidip yanağına bir öpücük kondurdum. “Günaydın anneciğim! En sevdiğim pankekleri yapmışsın. Yoksa doğum günüme özel mi?” Annem gülümseyerek, “Benim dünyalar güzeli kızıl kızım, Lal…” dedi. Annem bana çok düşkündü. Doğum günümün unutulduğunu sanmıştım. “Valideeeem…” dedim gülerek. Annem hemen mutfağın dolabını açıp kocaman bir kutu çıkardı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bu kadar büyük bir kutuda bana ne almış olabilirdi? Heyecanla anneme sarıldım ve kutuyu açmaya başladım. Kutunun içinde, babamın yıllardır kasasında sakladığı mektuplar vardı. Meğer hepsini ben büyüyünce okumam için yazıyormuş. Ne zaman vereceğini hiç söylemezdi. Ben her sorduğumda sadece, “Büyüyünce.” der geçiştirirdi. Ben de çocuk aklımla hep o mektupları merak ederdim. Mektupları görünce kısa süreli bir şok yaşadım. Gözümden birkaç damla yaş süzüldü. Annem hemen yanıma gelip bana sarıldı. O da üzülmüştü ama bunu bana belli etmemeye çalışıyordu. “Canım kızım… Doğum günün kutlu olsun. Bugün doğum gününü sadece ikimiz kutluyoruz diye düşünme. Babanı da bugün burada hissedelim istedim. Artık bunları sana vermemin zamanı geldi.” dedi. Annemden usulca ayrıldım. Elime bir mektup aldım. Ama… Açmaya cesaret edemedim. Mektubu tekrar kutunun içine koyup kapağını kapattım. Annem önce kutuya, sonra bana baktı. “Neden açmıyorsun, Lal? Senelerce bu anı beklemedin mi?” diye sordu. Ona, “Cesaretim yok.” diyemezdim. Onu daha fazla üzmek istemiyordum. “Hazır olduğumda okumak istiyorum.” dedim. Sonra sessizce kahvaltımı yapmaya başladım. Babam, bundan bir sene önce çıktığı görev sırasında meydana gelen büyük bir patlamada şehit olmuştu. En acısı ise… Ortada uğurlayabileceğimiz bir cenazesi bile yoktu. Biz, bab…