Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
8. Bölüm
Yazar: Hanife

Kayıp Umutların Kesişen Göğü: Sınırın Ardındaki Çığlık Aras, Suriye ordusunun düzenlediği geniş çaplı operasyonun ardından nihayet üste hâkimiyeti sağlamıştı. Kendi topraklarını hain bir işgalden kurtarmak ve terörün başındaki karanlık lideri etkisiz hale getirmek için günlerdir uykusuzca çarpışan o ordu, artık zafer yolundaydı. İçerideki son militan artıkları temizlenmiş, asıl görev başarıyla tamamlanmıştı. Ancak Aras için asıl savaş, göğsünün sol yanında, kalbinin hemen üzerinde devam ediyordu. Boynunda, canından çok sevdiği Menesa’nın künyesini taşıyordu. O soğuk metal tenine her değdiğinde, ruhu yeniden kavruluyordu. Barut Adam, o günden beri suskunluğun zırhına bürünmüştü. Vazifesi dışında tek bir kelime dökülmüyordu dudaklarından; yüzü hiç gülmüyor, gözleri uzaklara bakarken içindeki tüm yeşeren çiçeklerin solduğunu gizleyemiyordu. Herkes ona öldü derken, Barut Adam Menesa’nın öldüğüne asla inanmıyordu. Çünkü emanet aldığı kalbin, dünyanın bir yerlerinde hâlâ onun için attığını hissediyordu. Aras, Suriye’nin kurşun tırpanından geçmiş sokaklarında sevdiğinden bir iz, bir nefes ararken; kilometrelerce uzakta, Kahramanmaraş’ın hüzün kokan sokaklarında bambaşka bir dram yaşanıyordu. Ayşen, Utku ve Demir; Ayşen'in henüz yeni kurulan sıcak yuvasında, ellerindeki kahve fincanlarının buğusuna sarılmış, sessizliği paylaşıyorlardı. Ancak içerideki sessizlik, kalplerindeki fırtınayı dindirmeye yetmiyordu. Utku, derin bir iç çekerek fincanını masaya bıraktı ve yakınmaya başladı: "Aras hâlâ Suriye’de dönüp duruyor… Asla kabullenmiyor, Menesa’nın öldüğünü bir türlü aklına sığdıramıyor!" Ayşen’in gözleri doldu, elleri titredi. Utku’ya bakarak, sesindeki çaresizlikle konuştu: "Utku, inan o kadar zor ki… Cansız bedeni bile yok ortada. Yaşıyor mu, öldü mü hiçbirimiz bilmiyoruz. Ben de öz kardeşimin öldüğüne inanamıyorum bir türlü. Bir mezar yaptırmak istesek, boş mezara mı gidip dua edeceğiz? İnsan tutunacak bir toprak parçası arıyor işte..." Demir, oturduğu köşeden başını kaldırdı. Abisinin çektiği acı gözlerinin önünden gitmiyordu. "Abim gülmez oldu, aşkından sararıp soldu," dedi sesi titreyerek. "Toparlayamıyoruz onu bir türlü. Yüzünü bile göremiyoruz doğru dürüst. Ama asla pes edecek gibi de durmuyor. Menesa’yı bulmadan o topraklardan geri dönmeyecek, biliyorum. Yanında sadece bir paket sigarası, bir de bitmek bilmeyen o umudu var." Utku, gerçeklerin ağırlığı altında ezilen bir ses tonuyla itiraz etti: "Siz de mi hâlâ öldüğüne inanmıyorsunuz? Ben kendi kulaklarımla duydum, ölmüş işte! Nehre atmışlar onu. O azgın nehir Menesa’yı nerelere sürükledi kim bilir… Bedeni bile kalmamıştır ortada. O artık bir şehit, bunu anlayın ve kabullenin artık." Bu sözler üzerine Ayşen’in gözlerinden sicim gibi yaşlar boşaldı. Yüreği feryat ediyordu: "O benim çocukluğumdu… Canımdı, sırdaşımdı, bu dünyadaki tek arkadaşımdı! Şimdi kimsem kalmadı benim… Ölüsünü, o cansız bedenini gözlerimle görmeden inanamıyorum işte, elimde değil!" Utku, acıyla sarsılan karısına dayanamayarak uzandı ve ona teselli vermek istercesine sıkıca sarıldı. Kahramanmaraş’ın üzerine hüzün yağmurları sicim gibi yağmaya devam ederken, o pencerelerin ardında sadece yas ve bekleyiş vardı. Ancak bilmedikleri bir şey vardı: Menesa yaşıyordu. Suriye’de, sevdiği adamla aynı gökyüzünün altında nefes alıyordu ama ikisi de birbirinden tamamen habersizdi. Zifiri karanlık ve dondurucu bir gecenin ardından, mağaranın soğuk zemininde hepsi titreyerek uyandı. Kar durmuştu ama yerini toprağı taşa çeviren kuru, bıçak gibi keskin bir ayaza bırakmıştı. Kar erimeye başlarken, etrafı tekinsiz bir sis kaplamıştı. Sülgün, büyük bir fedakarlıkla üzerindeki kalın kazağı çıkardı ve Menesa’nın sırtındaki ince, eski basma elbisenin üzerine giydirdi. Ardından Menesa’nın yüzünü siyah bir peçeyle kapattılar; gözleri ise düşman görmesin, yolda zarar görmesin diye kalın bir şerit bezle sıkıca bağlanmıştı. Başına da koruyucu bir örtü örttüler. Gülsara, kendi ayağındaki yırtık lastik ayakkabıları çıkarıp şefkatle Mene…