Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
7. Bölüm
Yazar: Hanife

Şahdamarında Kıpırdayan Karanlık Yeraltı sığınağının rutubetli karanlığında, zamanın ve mekânın unuttuğu bir sükûnet hüküm sürüyordu. Sülgün, mağaranın tavanından sızan nemli havaya inat, diz çökmüş bir halde elindeki ıslak bezle Menesa’nın alnındaki soğuk terleri usulca siliyordu. O anda Menesa, kabusların pençesindeymiş gibi başını huzursuzca sağa sola çevirmeye, dudaklarının arasından kesik iniltiler çıkarmaya başladı. Ağırlaşan göz kapakları, büyük bir direncin ardından hafifçe aralandı. Fakat etrafındaki her şey puslu bir sis tabakasından ibaretti; ne sığınağın taş duvarlarını seçebiliyor ne de tepesinde bekleyen kadının yüzünü görebiliyordu. Gözlerinin önünde sadece mutlak bir boşluk vardı. Dudakları titreyerek mırıldandı: "Neredeyim ben...?" Sülgün, genç kadının sesini duyunca gözlerinin içi parlayarak sığınağın diğer köşesinde oturan kızlara doğru seslendi: "Gülsara, Çemen, Sona! Kızlar koşun, uyandı bizimki!" Sülgün, heyecan ve büyük bir şefkatle Menesa’nın omuzlarını okşayarak telkin etti: "Merak etme bacım, güvendesin. Bizden sana asla zarar gelmez." Menesa, duyduğu yabancı sesle irkilerek elini havaya kaldırdı ve kör bir refleksle Sülgün’ün yüzünü, kaba kumaştan peçesini yokladı. Gözlerini alabildiğine açmaya çalışıyor ama karanlığı yırtamıyordu. Dehşet içinde hıçkırdı: "Ben... Ben göremiyorum... Hiçbir şey göremiyorum!" Sığınaktaki neşeli hava bir anda yerini derin, hüzünlü bir sessizliğe bıraktı. Kızlar üzgün bakışlarla birbirlerine kenetlendiler. Esmer ve sıcakkanlı olan Gülsara, Menesa’nın titreyen elini iki avucunun arasına alıp sıktı: "Korkma kardeşim, biz varız. Sana yardım edeceğiz. Adın nedir senin? Seni ailene, yurduna ulaştırabilirsek ancak o zaman tamamen iyi olursun." Menesa, o zifiri karanlığın ortasında zihninin derinliklerine, anılarına ulaşmaya çalıştı. Ancak hafızası bomboş bir uçurum gibiydi; ne bir isim, ne bir yüz, ne de geçmişe dair tek bir kare canlanmıyordu. Çaresizlik içinde sarsılarak, "Ben... Ben kimim bilmiyorum... Hiçbir şey hatırlayamıyorum!" dedi. Gülsara, Sülgün ve Çemen göz göze geldiler. Sülgün endişeyle araya girdi: "Hiç mi bir şey hatırlamıyorsun bacım? Kim olduğunu bilmeden seni ailene nasıl ulaştıracağız şimdi?" Menesa, elini Sülgün’e doğru uzatıp onun hırkasına tutunurken, hafızasının dibinden kopup gelen tek bir fısıltıyı hatırladı: "Sadece... Sadece karanlığın içinden birinin bana 'Çiçek' diye seslendiğini duydum. Derinden, çok güçlü bir sesti... Başka hiçbir şey yok." Sülgün içini çekerek, "Belki de adın Çiçek’tir," dedi. "Gözlerin görseydi, boynundaki o demir künyeyi bize okurdun, biz okuma yazma bilmeyiz... Oradan anlardık kim olduğunu." O ana kadar sessizce köşede bekleyen Sona, sinirle yerinden kalkıp Gülsara, Sülgün ve Çemen’i kolundan tutarak sığınağın girişindeki kuytuya çekti. Sesini alçaltarak öfkeyle fısıldadı: "Aldınız işte başımıza belayı! Kız hem kör hem hiçbir şey hatırlamıyor, ne yapacağız biz bu kadınla? Üstelik askeri pantolonu var, boynunda askeri künyesi var... Onun asker olduğunu buradaki milisler, teröristler öğrenirse bizi de onu da sağ bırakmazlar! Hepimizi kurşuna dizerler, anlamıyor musunuz?" Gülsara sertçe karşı çıktı: "Saçmalama Sona! Allah’tan korkmaz mısın sen? Gözleri görmeyen, hafızasını yitirmiş şu garip kadını bu dağ başında ölüme mi mahkum edelim yani?" Sona’nın gözleri doldu, çaresizlik ve öfke sesine yansıdı: "Yiyecek aşımız yok kızım, açlıktan sürünüyoruz buralarda! Anamızı, babamızı kamplara, hapishanelere götürdüler. Biz kendimizi yaşatabiliyor muyuz ki ona sahip çıkacağız? Nasıl bakacağız bu kör kıza?" Sülgün, abla edasıyla araya girerek noktayı koydu: "Onu hiç dışarı çıkarmayacağız Sona. Kimse bulamayacak bu sığınakta onu. Biraz toparlansın, bir yolunu bulup Türk askerinin sınır karakoluna ulaşacağız. Onu sağ salim teslim ederiz, belki devlet bizi de bu sayede koruması altına alır, buralardan kurtarır." Sona ellerini havaya kaldırarak geriye çekildi: "Ne yaparsanız yapın! Ama o aç karnınızla bu kızı nereye kadar idare edeceksiniz, g…