Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
6. Bölüm
Yazar: Hanife

Boşluğun Şahdamarı "Yas, ruhun kendi içindeki karanlıkla buluşmasıdır. Bu, kişinin kendine sorduğu en zor sorulardır: 'O olmadan ben kimim?' ve 'Bu boşlukla nasıl yaşarım?'" — *Carl Gustav Jung* Asi’nin Kıyısında Çelik ve Barut **İki Gün Sonra...** Asi Nehri, Suriye sınırının sarp kayalıklarını döverken iki gündür durmaksızın uğulduyordu. Nehrin kıyısında, suyun toprakla birleştiği o çamurlu balçığın üzerinde, zaman kavramını tamamen yitirmiş bir heykel gibi duruyordu Yüzbaşı Aras. İki koca gün geçmişti. Ne askeri arama kurtarma timlerinin nehir boyunca kurduğu barikatlar ne de dalgıçların o hırçın akıntıya bıraktığı halatlar tek bir iz, tek bir yırtık parça bile getirememişti. Barut Adam susmuştu. İki gündür dudaklarından tek bir kelime, tek bir emir çıkmamıştı. Gözleri uykusuzluktan, ağlamaktan ve nehrin köpüklü sularına bakmaktan kan çanağına dönmüştü. Sol kolundaki pusu yarası, nizamî bandajın altından sızan kanla kabuk bağlamıştı ama o acıyı hissetmiyordu bile. Ruhundaki o amansız yarık, bedenindeki tüm sinir uçlarını felç etmişti. Teğmen Demir ve Üsteğmen Utku, iki gündür abi gibi, komutan gibi, can gibi gördükleri Aras'ın bir adım arkasında, adeta birer sadakat nöbetçisi gibi bekliyorlardı. Demir, Aras’ın bu diri cenaze halini daha fazla görmeye dayanamayarak öne doğru bir adım attı. Sesi çaresizlikle titriyordu: "Abi... İki gündür arıyorlar. Sınır hattı, nehir yatağı, her yer tarandı. Hiçbir iz yok abi... Lütfen gidelim artık. Bırakma kendini böyle, yalvarırım!" Utku ise içindeki o rasyonel, askeri gerçekliğin ağırlığına daha fazla direnemedi. Aras’ın bu inatçı inkârı, üste kalan herkesi maffediyordu. Gözlerinden süzülen yaşı saklamaya çalışarak sesini yükseltti: "Abi, yenge öldü artık! Kendine gelmen lazım! O akıntıdan, o yaradan, o kalleşlerin elinden bu saatten sonra sağ çıkması imkansız. O halde yaşaması imkansız abi, kabul et artık! Burada durman, nehre bakman onu geri getirmeyecek!" **"ÖLDÜ"** kelimesi, Aras’ın zihnindeki son barut fıçısını ateşledi. Yüzbaşı, iki gündür biriken o yırtıcı fırtınayla aniden arkasına döndü. Gözlerindeki kehribar ateş, vahşi bir kurdun gölgesini taşıyordu. Utku’nun cümlesi bitmeden, sağ yumruğu bir balyoz gibi üsteğmenin çenesine patladı. *ÇAAAT!* Utku aldığı darbenin şiddetiyle çakıl taşlarının üzerine savruldu. Aras, durmadı; adeta bir aslan gibi ileri fırlayıp Utku’yu yaka paça ayağa kaldırdı, askeri gömleğinin yakalarını parmaklarına dolayarak onu sarstı: "Sen nasıl öldü dersin lan! Nasıl öldü dersin! Benim karım yaşıyor! Anlamıyor musunuz lan siz? Ölseydi ben hissederdim, kalbim dururdu, bilirdim! Bugün 21 Eylül... Bugün Aybüke'nin doğduğu tarih... Bugün Menesa'nın doğum günü lan! Öldüğü tarih değil, anlıyor musun beni? Menesa'm yaşıyor, ben inanıyorum! Bir daha... Tek bir kelime daha onun arkasından 'öldü' derseniz, rütbenize bakmam, sizi kardeşlikten de askerlikten de silerim!" Utku, dudağının kenarından sızan sıcak kanı elinin tersiyle sildi. Gözlerinde öfke değil, sadece abisine karşı duyduğu o devasa, ezici merhamet vardı. Hiç düşünmeden, Aras’ın o titreyen, kasılan gövdesine sarıldı. Kollarını abisinin sırtına doladı: "Abi... Tamam abi, sakin ol. Ölmedi yengem, tamam... Yaşıyor... Ama bak, arama çalışmaları durdu. Akıntı çok güçlü, askeri prosedür bitti abi. Yalvarırım gidelim buradan, ne olur..." Aras, Utku’nun bu samimi, dertli sarılışı karşısında bir anda boşluğa düşmüş gibi oldu. İki gündür onu ayakta tutan o öfke ve inat duvarı, uykusuzluğun ve açlığın yarattığı bedensel çöküşle nüksetti. Göz kapakları ağırlaştı, göğsü hızla indi kalktı ve Yüzbaşı Aras, kardeşinin omuzlarında bilincini tamamen kaybederek yığıldı. Demir panikle ileri fırladı, abisinin yanaklarına vurdu: "Abi! Kendine gel abi! Utku, ne oldu buna? Nasıl toparlayacağız biz abimi... Tut şuradan, arabaya bindirelim hemen!" İki genç subay, dağ gibi adamı, ruhu çekilmiş o ağır bedeni omuzlayarak askeri zırhlı araca doğru taşıdılar. Sınır hattı arkalarında kalırken, Asi Nehri sinsi bir sırrı saklar gibi akmay…