Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
51. Bölüm
Yazar: Hanife

KANATSIZ DÜŞÜŞ VE ZEHİRLİ GÖLGE Zaman, hapishanenin beton soğuğunda kelimenin tam anlamıyla durmuştu. Ailemden, dostlarımdan ve en önemlisi kızımın kokusundan uzak geçirdiğim bir hafta, ruhuma tırnaklarını geçiren devasa bir pençe gibiydi. Suçsuzdum; bunu zihnimin her bir köşesinde yankılanan o net sesle biliyordum. Adalete olan inancım, göğsümdeki o ağır baskıya rağmen henüz sönmemişti. Ayakta kalmalı, güçlü olmalıydım. Aras’ın beni bu karanlık çukurdan çıkarmak için dışarıda çırpındığını, bütün tanıdıkları, makamları ayağa kaldırdığını biliyordum. Ama içimdeki o amansız sızı bir an olsun dinmiyordu: Kızımla ne yapıyordu? O minicik elleri şimdi kimin avucundaydı? Dört duvar arasındaydım. Aras’ın hazırlayıp cezaevine gönderdiği küçük çantadaki eşyalarıma sarılarak sızlayan içimi bastırmaya çalışıyordum. Fakat birkaç gündür vücudumda garip bir şeyler oluyordu. Sürekli terliyordum; cildimin altında, damarlarımın tam üzerinde küçük, zehirli böcekler geziniyormuş gibi hissettiren bir karıncalanma vardı. Sabrediyordum. Sadece ailem, kızım ve onurumu korumak için sabrediyordum. Fadime kan tahlili sonuçlarıma bakmış, temiz çıktığını söylemişti. Olay yerinde yapılan smut (barut artığı) testi de negatif gelmişti. Aleyhime, cinayet silahından başka tek bir delil dahi yoktu. Ama o silahtaki parmak izim… Zihnimi kemiren en büyük bilmece buydu. Nasıl yapabilmişlerdi? O iz oraya nasıl kazınmıştı? Üstelik Yasemin cadısı da Ankara’dan aleyhime ifade vermiş, "Ben Mert ile nişanlanacaktım. Menesa ile aralarında eskiye dayanan bir husumet vardı," diyerek tetiği benim çekebileceğimi iddia etmişti. Yalancı, zehirli bir yılandı o. Aras, cezaevine gelen eşyalarımın arasına bir de kitap sıkıştırmıştı. Ne kadar ironikti… Yaşadığım bu kâbusun ortasında bana Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını yollamıştı. Bir hafta boyunca hücremin loş ışığında sayfaları çevirmiş, bazı satırların altını tırnaklarımı kazır gibi kırmızı kalemle çizmiştim: > "Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara onun buyuracağını biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, haklı olan da odur. Her şeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözü pek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırt edemeyenler kördür!" > Bu sözler, şerefiyle taşıdığı üniformasından koparılıp bir hücreye tıkılan bir kadın asker olarak bana ihtiyaç duyduğum o hırçın cesareti veriyordu. Üniformama sürülmeye çalışılan bu leke ruhuma ne kadar ağır gelse de pes etmeyecektim. Dışarıda ise zaman farklı bir acıyla akıyordu. Aras, sessizleşen evde kızını kucağına alıp kokusunu içine çekti. Her nefeste gözleri doluyor, göğsüne oturan o taş daha da ağırlaşıyordu. Menesa kızına, kızı anasına hasretti. Dünyanın en büyük çaresizliği, elin kolun bağlı bir şekilde sevdiğinin eriyişini izlemekti. Ama yıkılmaya hakkı yoktu; kızının dimdik duran bir babaya ihtiyacı vardı. Aras, yanına Demir ve Utku’yu da alarak cinayetin işlendiği o ıssız araziye ve çevre köylere mekik dokumaya başladı. Sivil kıyafetleriyle, karış karış toprağı tarıyor, bir görgü şahidi arıyorlardı. Tek bir tanık bile Menesa’nın üzerindeki o kumpası dağıtmaya yeterdi. Albay üst makamlarla görüşüyor, avukat dosyayı ilmek ilmek işliyordu. Ayşen ve Fadime kederden erimiş gibiydiler; herkes kendi hayatını, kendi derdini bir kenara bırakmış, Menesa’yı o karanlıktan çekip çıkarmak için seferber olmuştu. Aras’ın aklını kurcalayan bir başka muamma ise o lanet kelimeydi: Vektör-X. Neydi bu? Askeri bir şifre mi, yürütülen gizli bir operasyonun kod adı mı, yoksa sınırın ötesinde geliştirilen biyolojik bir tehdit mi? Hiçbir kayıtta, hiçbir veri tabanında izine rastlayamamıştı. Aramalarını derinleştirmek için olay yerine, o kurak ve ıssız araziye tekrar döndüler. Rüzgârın çalıları savurduğu yamaçta, gözden uzak bir noktada duran harabe bir ev fark ettiler. Çatısı çökmüş, tahtaları çürümüş bu yapıda birinin yaşayabileceği kimsenin aklına gelmezdi. Yamaçtan aşağıya,…