Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
49. Bölüm
Yazar: Hanife

Fırtınadan Önceki Son Sığınak Aras’a çorbasını içirdikten sonra ikimiz de derin bir uykuya dalmışız. Gecenin o karanlık, tekinsiz saatlerinde zihnimi kemiren o kabuslardan eser yoktu ama içimdeki o huzursuzluk, göğsüme oturan ağır bir taş gibi varlığını sürdürüyordu. Aras’a Mert’le olan konuşmamdan henüz bahsetmemiştim. Emin olmak istiyordum. Yine karanlık bir oyunun, dipsiz bir kuyunun içine çekiliyorsam eğer, kocamı bu yaralı haliyle fırtınanın ortasına atmak istemiyordum. Tek bir gün... Sadece tek bir günü sorunsuz, sancısız geçirmekti bütün muradım. Birkaç saatliğine de olsa kızım, kocam ve ben, o hayalini kurduğumuz mutlu aile olmalıydık. Gözlerimi açtığımda Aras hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Bu kadar uzun uyuması onun gibi teyakkuzda yaşayan bir asker için normal değildi ama bedeni de ruhu da çok yorulmuştu; iyileşmeye ihtiyacı vardı. Üzerindeki örtüyü hafifçe düzeltip yavaşça yataktan sıyrıldım. Banyoya geçip ılık suyun altına girdim; sanki akan her bir damla suyla birlikte zihnimdeki o kara bulutları, şüpheleri ve korkuları da akar sulara katıp göndermek istedim. Duştan çıkınca odadaki dolaptan olabildiğince sessiz hareketlerle kıyafetlerimi aldım. Üzerime tiril tiril beyaz bir tişört, altıma mavi kapri bir eşofman giydim. Saçlarımı da ev halinin o çabasızlığıyla tepemde dağınık bir topuz yaptım. Vücudumdaki o ağır ilacın etkisi geçmişti; artık bebeğimi emzirebilir, cennet kokusunu doya doya içime çekebilirdim. Salona geçtiğimde koltukta birbirine yaslanarak uyuya kalmış olan Fadime ile Ayşen’i gördüm. Yüzümde hüzünlü ama sıcak bir tebessüm peydah oldu. İnsanın hayatında böyle karşılıksız seven, dertsiz günde değil, en dar anda yanında duran dostlarının olması ne büyük bir nimetti. Sonra aklıma İstanbul’daki Zeyno geldi. O da benim canımdı; onu ve ailesini bu bilmediğim tehlikenin ortasında, zor durumda bırakmak vicdanımı sızlatıyordu. "İnşallah tekrar rahatsız edilmezler" diye geçirdim içimden, "İnşallah o pislik onlardan uzak durur..." Fadime’nin omzuna dokunup yavaşça fısıldadım: "Hadi, siz eve gidin artık. Gerisi bende, toparladım..." Fadime gözlerini aralayıp mahmurlukla yüzüme baktı: "İyi misin Menesa? Gerçekten topladın mı kendini?" "Evet Fadime, çok daha iyiyim. Yardımlarınız için, varlığınız için çok sağ olun." "İyi günde kötü günde dostuz biz Menesa," dedi ayağa kalkarken. Yüreği kocaman dostuma sımsıkı sarıldım. Sonra koltuğun diğer ucunda sızan Ayşen’e eğildim: "Ayşen... Hadi kalk, kocanın yanına git haydi..." Ayşen sıçrayarak uyandı, gözlerini ouştururken sahte bir alınganlıkla: "Kız ne o, kovuyor musun beni?" "Kovmuyorum Ayşen, aşk olsun! Utku bekliyordur seni aşağıda, git de dinlen haydi." Fadime arkadan Ayşen’e bakıp gitmesi için göz işareti yaptı. Aras’la baş başa kalmak istediğimi, bu baş başalığın ikimize de şifa olacağını hemen anlamıştı. İkisi fısıltıyla helalleşip evden çıktıktan sonra salondaki beşikte yatan prensesime yaklaştım. Mışıl mışıl uyuyordu; gece boyunca anne babasının yokluğunu hissettirmemek için bizim kızları epeyce yormuştu belli ki. Onu uyandırmaya kıyamayarak mutfağa geçtim. Henüz kendi evimizde doya doya bir saat geçirememişlik vardı içimde. O hisse inat, çayı güzelce demledim. Kahvaltılıkları tabaklara dizdim, sahanda tereyağlı mis gibi bir yumurta kırdım. Hepsini büyük ayaklı tepsiye yerleştirip yatak odasına doğru yürüdüm. O sırada Aras yavaşça gözlerini aralamıştı. Uyanır uyanmaz ilk refleksiyle eli yatağın sol tarafına, benim yattığım boşluğa gitti. Parmakları soğuk çarşafla buluşunca ve beni yanında göremeyince kehribar gözlerine anlık bir panik oturdu. Hızla yataktan doğrulmaya çalıştı. Tam o anda elimde tepsiyle, yüzümde kocaman bir tebessümle odaya girdim. "Aras dur! Nereye kalkıyorsun? Sana kahvaltı getirdim." Beni karşısında kanlı canlı görünce gözlerindeki o gerginlik anında eridi, derin ve rahat bir nefes aldı: "Beni bırakıp nereye gittin Bahar Gözlüm?" Canımdı benim... O kadar yakışıklı, o kadar keskin bir zekaya sahip ama yanımda bir o kadar çocuklaşabilen tek adamdı…