Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
31. Bölüm
Yazar: Hanife

Sırların Gölgesinde Aras, içine çöken o karanlık, zehirli şüphe dalgasıyla sarsılırken gözlerini karısının buğulu, hüzünle titreyen bakışlarına dikti. Zamanın ve acının yıpratamadığı o narin parmakları kendi avuçlarının içine aldı; sanki dünyadaki tüm kötülüklerden korumak ister gibi, büyük bir şefkat ve refleksle sıktı. Sesindeki o yıllanmış, askeri mizaçlı sert tını bir anda eriyip gitmiş, yerini ruhunun en derinlerinden gelen, kırılgan bir hassasiyete bırakmıştı: "Söyle mor çiçeğim... Seni dinliyorum. Anlat bana, dök içindekileri." Menesa, kocasının geceyi andıran koyu gözlerinde kendi kayıp yansımasını, o eski güvenli limanını arayarak fısıldadı. Sesi, rüzgarda titreyen bir yaprak gibi cılız ama umut doluydu: "Aras, bana güveniyorsun değil mi? Ne dersem yapacaksın... Kızımız için, bizim yarım kalan hikayemiz için..." Aras, karısının titreyen ellerini dudaklarına götürüp, üzerlerine kalbinin tüm sıcaklığını üflercesine derin öpücükler kondurdu. Bakışlarındaki o koruyucu kararlılık, şimdi çelikten daha sert, sarsılmaz bir kalkana dönüşmüştü: "Menesa, benim bu hayatta kendimden çok sana, senin o temiz kalbine güvenim var. Şimdi söyler misin gerçekleri? Ne gizliyor o kız? Ruhunun arkasında neyin gölgesi var?" Menesa derin, göğsünü acıyla sarsan bir nefes alarak içindeki o günlerdir biriken zehri akıttı: "Aras, Gülsara o göründüğü gibi masum, o çaresiz kız değil." "Ne diyorsun sen Menesa... Nasıl yani?" dedi Aras. Sesi, fırtına öncesi sessizliği barındıran uğultulu bir fısıltıya dönüşmüştü. "Sürekli beni sana karşı doldurdu," dedi Menesa. Gözlerinden süzülen, geçmişin kırgınlıklarını taşıyan yaşlarla o karanlık, zihninin bulandığı zor günleri hatırlayarak. "Bebeğimi benden alacağını, senin acımasız ve tehlikeli bir adam olduğunu söyledi. Sadece ona güvenmem gerektiğini fısıldayıp durdu kulağıma. Zihnimi, uyanmaya çalışan hafızamı hep kirli bir duman gibi bulandırıyordu." Aras’ın şakaklarındaki damarlar öfkeyle belirginleşti, sağ yumruğunu dişlerini gıcırdatarak öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Odanın havası, sanki üzerine çöken bu ihanetle bir anda ağırlaştı, nefes alınmaz bir hal aldı: "Ona seni o hırçın nehirden kurtardığı için içimde o kadar büyük, o kadar kutsal bir minnet duyuyordum ki... İçten pazarlıklı olacağı, arkamızdan böylesine kuyular kazacağı akıl sınırlandırmalarımın ucuna bile gelmedi! Ayşen beni kaç kere uyardı, kardeşinin feryadını duymadım, ona bile çıkıştım, dinlemedim. Ben nasıl kör oldum, nasıl göremedim bunu ya? Eğer o güzel hafızan yerine gelmeseydi Menesa... Seni benden, bizi birbirimizden, canımızdan koparıyormuş meğerse!" "Kalbim ona bir türlü tam olarak teslim olamıyordu zaten Aras, içimde hep bir çelişki, bir huzursuzluk savaşı vardı," diyerek kocasının göğsünde atan o vahşi öfke ritmini sakinleştirmek ister gibi elini göğsüne koydu Menesa. "Ama Gülsara’nın o görmediğim zamanlardaki, o bana şefkatle dokunduğu ilk günlerdeki sesini hatırlıyorum; o zamanlar böyle karanlık değildi. Bir şeyler olmuş olmalı... Ruhunu bir şeye satmış gibi. Bana sürekli bebeğim doğduktan sonra buralardan, senden uzaklara gideceğimizi, yeni bir hayat kuracağımızı söylüyordu." Aras, duyduklarıyla adeta çılgına döndü. İçindeki o uyuyan kor alev, canından saydığı kadının tehlikede olduğu gerçeğiyle harlanmıştı: "Ben nasıl bir girdabın içinde kör oldum... Karımı, canımı alıp benden kaçıracakmış ve benim dünyadan haberim yok! Karşımda o kadar masum, o kadar boynu bükük davranıyordu ki... Ben nasıl Ayşen’in çırpınışlarına inanmadım? Bu kız zannettiğimizden, o masum yüzünün arkasına sakladığından çok daha tehlikeli..." Öfkeyle, adeta bir kasırga gibi ayağa fırlamak üzere hamle yapan Aras’ı, Menesa’nın narin ve şefkat dolu eli durdurdu. Karısı, onun o güçlü bileğinden tutarak, tüm ruhunu sakinleştiren bir güçle hafifçe aşağıya doğru çekti: "Aras, dur, gitme. Ateşe ateşle gidemeyiz. Gerçekleri, arkasındaki o büyük gölgeyi tam olarak öğrenmemiz lazım. Bu yüzden Gülsara konuşana, o kirli niyetini kendi ağzıyla açı…