Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
30. Bölüm
Yazar: Hanife

Bölüm görselleri

Kırık Aynaların Türküsü Demir, güneşin altında parıldayan yeni cipine gururla bakarken, Gülsara’yı da yanına alıp ön koltuğa bindirdi. Arabanın kapıları tok bir sesle kapanırken, hemen üst kattaki pencerenin tülü hafifçe aralandı. Ayşen ve Fadime, gözlerini kısmış gizlice dışarıyı dikizliyorlardı. Fadime’nin yüzü bir anda kireç gibi sönmüş, neşesi kaçmıştı. Demir’i Gülsara ile yollarken işin eğlencesindeydi, gülüp geçiyordu aslında ama araba hareket etmek üzereyken göğsünün tam ortasına oturan o tuhaf yumruya engel olamadı. Demir, sanki izlendiğini hissetmiş gibi çaktırmadan birinci katın pencerelerine doğru keskin bir bakış fırlattı; ardından kontağı çevirdi ve cip, motorun homurtusuyla sokaktan uzaklaştı. Ayşen, yanındaki arkadaşının değişen çehresini kaçırmamıştı. Dirseğiyle Fadime’yi dürterek imalı bir sesle sordu: "Ne o kız? Yüzün düştü birden, ne oldu?" Fadime, bakışlarını boş sokağa dikerek toparlanmaya çalıştı: "Hiç, Ayşen... Dalmışım öyle..." "Fazla dalma, boğulursun. Benden söylemesi," dedi Ayşen, sesindeki uyarır tonu saklamadan. Fadime ise bu lafın üzerine buruk, ama durumu kurtarmaya çalışan sahte bir tebessüm kondurdu yüzüne. Aynı dakikalarda, dışarının dondurucu ayazından kaçan Aras, kollarındaki ağır alışveriş torbalarıyla apartmandaki dairesinin kapısını açıp içeri girdi. Botlarına yapışmış, yarı erimiş karlar antrenin zemininde iz bırakırken her iki postalı da titizlikle ayağından çıkardı. Ağır montunu vestiyere asarken cebinden kayıp düşen sigara paketini fark etti; eğilip aldı ve sanki suçüstü yakalanmış gibi hızlıca tekrar montun derin cebine tıkıştırdı. Evin sessizliğini bozmamaya gayret ederek yavaş adımlarla mutfağa süzüldü. Aldığı her malzemeyi, her paketi tezgâha ve dolaplara özenle yerleştirdi. Aras, dünyadaki her şeyden habersiz, Gülsara ile Menesa’nın yan odada huzurla vakit geçirdiklerini sanıyordu. Banyoya geçip elini yüzünü soğuk suyla yıkadı. Aynadaki aksine baktı; üzerinde simsiyah bir kazak ve siyah bir pantolon vardı. Ruhu da tıpkı bu kıyafetler gibi kapkaraydı; sanki hayatındaki tüm beyazlar, tüm aydınlıklar çekilip gitmişti. İçindeki yalnızlık hissi bir karabasan gibi üzerine çökünce, daha fazla dayanamayıp misafir odasına geçti ve kendini yatağa bıraktı. Tam o esnada gözü, odanın köşesinde duran o kadim kılıfa kaydı. Ninesinin gönderdiği, dedesinden kalan yegâne yadigar: eski bir saz. Göz pınarlarından süzülen bir damla yaş, şakağından aşağı sızarken Aras yavaşça ayağa kalktı. Sazın tozlu kılıfının fermuarını büyük bir hürmetle açtı. Ahşabın kokusu odaya yayılırken sazı göğsüne bastırdı; koridordan geçip salona yöneldi. Odadaki mavi koltuğa oturduğunda, sanki tüm o ağır sessizliği, içindeki söküp atamadığı dertleri bu sazın tellerine akıtmak istiyordu. Menesa’nın derin bir uykuda olduğundan tamamen habersiz biçimde, parmaklarını tellerin üzerinde gezdirip akordu ayarladı. Derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı. Gözünden bir damla yaş daha sazın teknesine düşerken, mızrabı tellere vurdu ve o yanık sesiyle odayı doldurmaya başladı: "Mevlâm birçok dert vermiş, Beraber derman vermiş..." "Bu tükenmez derdime, Neden ilâç vermemiş?" "Diley diley diley, yâr... Diley diley, yâr..." Aras’ın feryat eden sesi duvarları aşıp yatak odasına ulaştığında, Menesa ağır göz kapaklarını yavaşça araladı. O yanık türkü ve sazın iniltisi, doğrudan kadının ruhunun en derin katmanlarına işliyordu. Yatağın kenarında duran krem rengi hırkasını üzerine geçirdi, titreyen bacaklarının üzerinde doğruldu ve sese doğru yürümeye başladı. Sanki yürüyen bedeni değil, doğrudan Aras’a çekilen ruhuydu. Salona giden koridorda ilerlerken, zihninin karanlık köşelerinde aynalar belirmeye başladı. Boy boy, çeşit çeşit aynalar geçiyordu zihninden. Karnını hafifçe koruma içgüdüsüyle tutarak salon kapısının eşiğinde durdu. Aras’ı, başı öne eğik, dünyaya kapılarını kapatmış bir hâlde türkü söylerken görünce kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. Aras sanki bu dünyadan tamamen kopmuş, ruhunu o sözlere teslim etmişti. Menesa zihnindeki o…