Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
27. Bölüm
Yazar: Hanife

Kül Rengi Sabahlarda Büyüyen Uçurum Gülsara’nın zihninde Hatay, o soğuk ve yabancı koridorlarıyla sadece bir sığınma evinden ibaretti. Oradaki beton duvarlar arasında aradığı o eski, sıcak samimiyeti hiçbir zaman bulamamıştı. Onun ruhu, Suriye’de o amansız savaşın tam ortasında, ailesini bombaların ve kurşunların arasında kaybettiği gün donup kalmıştı. O cehennemden geriye kalan, aynı aşiretin farklı kollarından gelen, birbirine tutunmuş dört bacıydılar: Sülgün, Çemen, Sona ve sonradan aralarına bir çiçek gibi eklenen Menesa… Diğer üç bacısının gözlerinin önünde, teröristler tarafından acımasızca katledilmesi Gülsara’nın ruhunda kapanmaz, iltihaplı bir travma bırakmıştı. Elinde kalan son kişi, üzerine titrediği Menesa’ydı ve onu bu dünyada hiç kimseye, özellikle de o güçlü kocası Aras’a bırakmaya zerre niyeti yoktu. Aras’ın her hareketini, kendisini Menesa’dan bilerek uzaklaştırmak, aralarına aşılmaz duvarlar örmek için yapılan bir hamle olarak görüyordu. Çiçek, yani Menesa ve onun karnındaki masum bebek, Gülsara’nın hayattaki tek takıntısı, korumak zorunda olduğu kutsal emaneti haline gelmişti. Yatak odasının kapısına bakarken içinden o sinsi, kararlı yemini tekrarladı: *“Hatırlanmayacaksın Çiçek… Asla hatırlamayacaksın. Sen benim kardaşımsın, öz bacımsan... Bizi bu dünyada ölümden gayrı kimse ayıramayacak…”* Aradan upuzun, sessiz ve gerilimli bir ay geçmişti. Menesa, geçirdiği o ağır krizin ve doktorların kesin uyarısının ardından otuz gün boyunca kendi yatak odasından, yatağından neredeyse hiç çıkmamıştı. Gülsara, sadık bir gölge gibi nefesini bile onun üzerinde tutuyor, bir an olsun yanından ayrılmıyordu. Aras ise tam anlamıyla kendi evinde sürgün hayatı yaşıyordu. Karısına, canından çok sevdiği kadına zarar vermemek, onu strese sokmamak adına çaresizce uzak duruyor, gecelerini misafir odasındaki o soğuk, yabancı yatakta geçiriyordu. Kendi canından, nefesinden bu kadar uzakta kalmak içini cayır cayır yakıyordu. Gözlerini her kapattığında, o son mutlu anlarına, televizyonun loş ışığında Menesa’nın kendisini aniden, büyük bir tutkuyla öptüğü o büyülü saniyelere gidip geliyor, o anın hayaliyle ayakta kalmaya çalışıyordu. Gülsara dışarıya karşı ne kadar hüzünlü, kanatsız bir melek gibi davransa da içten içe Menesa’nın zihnini çevresindeki herkese karşı savunma duvarları örerek zehirlemişti. Menesa ise karnındaki bebeğe en ufak bir şey olacağı korkusuyla o kadar körleşmişti ki, hormonların ve kâbusların yarattığı o yoğun sis perdesinin altında artık sağlıklı düşünemiyordu. Karnı iyice büyümüş, yedi aylık olmuştu. Aras, hamileliğin bu en kritik döneminde karısının bir adım uzağında olabilmek için yıllardır kullanmadığı ne kadar izni varsa hepsini peş peşe almıştı. Görevine dönmüyor, lojmanda adeta nöbet tutuyordu. Yine de karısına ve büyümesini uzaktan izlediği bebeğine dokunamamak onu delirtiyordu. Geceleri Menesa’nın o teninin, saçlarının kokusunu duyamamak içindeki kor ateşi harlıyor, çaresizlik ruhunu eritiyordu. Ne kadar çok direnmeye çalışsa da bazen özlemine yenik düşüp odanın kapısını araladığında, Menesa yüzüne bile bakamıyordu. Önceden aralarında ne olursa olsun konuşarak, sarılarak, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak her şeyi çözen o aşık çiftten eser kalmamıştı. Şimdi karşısında duran kadın Menesa değil, sanki onun bedenini ele geçirmiş tamamen yabancı bir sfenks gibiydi. Hani kalp unutmazdı? Şimdi o Aras için atan, ona emanet edilen aşk dolu kalp, Menesa’nın neresinde saklıydı? Takvimler 2 Şubat sabahını gösterdiğinde, pencerelerin dışındaki kış tüm şiddetiyle geri dönmüştü. Maraş'ın yüksek yamaçlarına kar lapa lapa yağıyor, lojmanın etrafını bembeyaz, kalın bir sessizlik kaplıyordu. Menesa, yatağın içinde yavaşça doğruldu. Yanı başında, her sabah olduğu gibi yer yatağında uyanan Gülsara’ya bakarak içini çekti: "Bacım… Kalk bacım, ne olur kalk. Çok sıkıldım artık. Bir ay oldu, bir aydır bu dört duvar arasındayım. Daha ne kadar böyle yatacağım ben ya?" Gülsara, o simsiyah, dipsiz bir kuyuya benzeyen kara gözleri…