Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
26. Bölüm
Yazar: Hanife

Parçalanan Aynalar ve Sinsi Gölge Karanlık, zihnini bir kez daha amansız bir karabasan gibi ele geçirdiğinde, Menesa aslında dünyadaki en güvenli limandaydı; başı Aras’ın sıcak dizlerine yaslanmıştı. Ancak zihninin içinde Menesa’nın ruhu, alev alev yanan bir cehennemin tam ortasında tek başına çırpınıyordu. Uykusunun arasında parmakları, Aras’ın pijama pantolonunun kumaşına, sanki can havliyle kara toprağa gömülür gibi sımsıkı dolandı. İnce tırnaklarını adamın dizine sertçe geçirerek, koltukta acı içinde kıvranmaya başladı. Göğsünden yükselen, boğazını yırtan o dehşet dolu çığlık ansızın salonun sessizliğini patlattı: “Hayır! Bırakın kızımı! Ne yapıyorsunuz siz? Kızımı verin bana, bırakın onu!” Aras neye uğradığını şaşırarak, kalbi ağzında bir şekilde oturduğu yerde doğruldu. Korkuyla uykusundan uyanıp, titreyen elleriyle Menesa’nın omuzlarını yavaşça sarstı: "Menesa! Menesa, güzelim, uyan! Buradayım, yanındayım… Rüya görüyorsun, sakin ol!" Fakat Menesa’nın kulaklarında kocasının bu yalvaran sesi değil, sadece o rüyadaki robotik, buz gibi erkek sesi zırh gibi yankılanıyordu: *“Kızınla şimdiden vedalaş… Aybüke Demir!”* Menesa nefes nefese, göz bebekleri korku ve dehşetle büyümüş bir halde Aras’ın dizinden yukarı doğru fırladı. Tam o saniyede, karnının alt bölgesine giren o keskin, acımasız bıçak saplanması gibi bir sancıyla iki büklüm oldu; nefesi boğazında kesildi. Acı ve zihnindeki o saf korku birbirine dolanmıştı. Aras, onu sakinleştirmek, göğsüne bastırmak için kollarını çaresizce uzattığında; Menesa sanki karşısında canından çok sevdiği kocası değil de, o kâbustaki eli kanlı gölgeler varmış gibi çığlık atarak geriye, koltuğun köşesine doğru kaçtı. Gözlerinde, Aras'ın ruhunu paramparça eden amansız bir yabancılık, katı bir öfke vardı. "Dokunma bana!" diye bağırdı, hıçkırıkları lojmanın beton duvarlarında yankılanırken. Sesi tamamen yırtılmıştı. "Senin yüzünden! O ismi koymama nasıl izin verdin? Benim o lanetli geçmişimi, benim uğursuzluğumu o masum bebeğe nasıl bağlarsın? Aybüke dedin... Sen o ismi gözünü kırpmadan kabul ettin! Kızımı benden alacaklar Aras, senin yüzünden, her şey senin yüzünden!" "Menesa, ne diyorsun sen? Kurban olayım sakin ol, sadece kötü bir rüyaydı... Sakinleşmelisin, bebeğe bir şey olacak!" diye haykırdı Aras, odanın içinde büyüyen o zifiri çaresizliğin altında ezilerek. Ancak Menesa’nın karnındaki o kasılma ve sancı artık dayanılmaz, çığlık attıran bir boyuta ulaşmıştı. Aras’ın gözleri delirdi. "Utku! Ayşen!" diye lojmanı ayağa kaldıracak bir feryat kopardı. Odalarından fırlayan Utku ve Ayşen, üzerlerindeki şaşkınlıkla salona koştuklarında karşılaştıkları manzara tam bir can pazarıydı. Menesa acıyla kıvranıyor, Aras ise gözyaşları içinde ne yapacağını bilemeden çırpınıyordu. Menesa’yı ilçedeki en yakın devlet hastanesinin acil servisine yetiştirdiklerinde, dışarıda şafak henüz sökmüyordu ve ikisi de korkudan, soğuktan titriyordu. Sedye koridorda kaybolurken Aras’ın dünyası başına yıkılmıştı. Bir süre sonra müdahale odasının kapısı açıldı. Doktorun yorgun adımlarla dışarı çıkarken söylediği o buz gibi tıbbi gerçek, koridordaki havayı tamamen dondurdu: "Altı aylık bebekte çok ciddi, akut bir düşük riski var. Doğuma kadar kesinlikle ve sürekli olarak yatak istirahati gerekiyor. En ufak bir stres, ani bir hareket her şeyi bitirebilir." Aras, odadaki hastane yatağında bembeyaz yüzüyle, bitkin ve halsiz halde yatan karısına doğru bir adım atmak, elini tutmak istedi. Ancak Menesa, onun yaklaştığını hisseder hissetmez büyük bir nefret ve kırgınlıkla yüzünü tamamen beyaz duvara doğru çevirdi. Sesi buzdan bir duvar gibi örüldü aralarına: "Git buradan Aras. Görmek istemiyorum seni, çık dışarı. O ismi bu bebeğe asla koymayacağım. Aybüke olmayacak onun adı! Git ve… bana Gülsara’yı çağır... Sadece onu istiyorum. O gelsin bana." Aras’ın göğsünün tam ortasına, bu sözlerle devasa bir balyoz inmişti. Kalbi sıkışarak odadan çıktı, kendini koridorun o kasvetli, soğuk havasına bıraktı. Sırtını duvara yaslayıp başını ell…