Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
22. Bölüm
Yazar: Hanife

Cennetin Köprüsü ve Sayısal Hafıza Aras, salondaki loş ışığın altında dudaklarını çocuksu bir nazla büzen Menesa’nın yanına usulca oturdu. Genç kadının titreyen elini büyük bir şefkatle kavrayarak gözlerinin içine baktı. Koridordaki o gergin fırtına tamamen dinmişti; Demir, Utku ve Ayşen ise genç çifti baş başa bırakmak adına çoktan mutfaktan salona doğru uzanan ahşap yemek masasına geçmiş, tabakları yerleştiriyorlardı. Aras, sesindeki sarsılmaz aşkla mırıldandı: "Mor Çiçeğim... Hadi gel, yiyelim yemeğimizi. Daha fazla kızımız içeride aç kalmasın, annesi." Masanın başından tabaklara çorba dolduran Ayşen, duyduğu bu kelimeyle elindeki kepçeyi havada asılı bırakarak heyecanla döndü: "Neee! Kız mı? Ay maşallah, maşallah! E artık doğunca adımı koyarsınız herhalde," diyerek neşeyle güldü. Menesa, Ayşen’in bu cıvıl cıvıl enerjisine karşılık verip yüzünde taze bir tebessümle yavaşça ayağa kalktı. Aras, karısının beline kolunu dolayarak ona destek oldu ve birlikte masadaki yerlerini aldılar. Menesa, sandalyesine yerleşirken Ayşen’e muzip bir bakış fırlattı: "Senin bir adın var ya zaten... Kızımın adını neden yeniden senin adın koyayım ki?" Bu mantıklı ve saf cevap karşısında Demir ve Utku kendilerini tutamayarak gürültülü bir kahkaha patlattılar. Aras, masadaki neşeli havayı bozmamaya çalışarak araya girdi: "Ayşen, şu anda isim tartışmasına girmeyelim istersen. Menesa henüz geçmişi hatırlamıyor, hafızası yerine geldiğinde hep birlikte oturur, kesin bir karara varırız." Ayşen omuzlarını silkip takıldı: "Demek öyle Aras efendi? Hemen 'adını koyarız' demiyorsun yani, aşk olsun," diyerek kaselere dumanı üstünde tüten, nefis kokulu domates çorbasını koymaya devam etti. Menesa önündeki sıcak çorbayı iştahla kaşıklarken, tam o saniyede zihninin derinliklerinden gelen bir sızıyla duraksadı. O meşum kazada, enkazın altında kaldığı o dondurucu saniyelerde, sağ kolunun kemiğinin çatırdadığı o korkunç anın acısı, bir gölge gibi sinir uçlarına vurdu. "Ahh!..." diyerek elindeki kaşığı kaseye düşürdü. Aras, onun yüzünün aniden acıyla kasıldığını görünce büyük bir panikle öne atıldı, iki elini birden tuttu: "Ne oldu Menesa?! Bir yerin mi ağrıyor, sancın mı var?!" Menesa, sağ kolunu hafifçe ovarak şaşkınlıkla mırıldandı: "Hiç... Bilmiyorum ki. Sanki bir anlığına sağ kolum kırıldı gibi hissettim. Öyle keskin bir acı geçti." Aras, karısının acısının hafiflediğini görünce derin bir nefes aldı, gözlerindeki kederli gururla masadakilere baktı: "Demek ki anılar zihinden kaybolsa da, bedenin ve ruhun hissettiği o derin sızılar kaybolmuyor... Hadi, afiyet olsun herkese." Çorbalar içilirken Aras, masadaki dostlarına Menesa’yı nehir kenarında nasıl bulunduğunu, Ankara’daki hastane sürecini ve çektikleri o amansız hasreti tane tane anlattı. Ayşen, çorbasını kaşıklarken gözyaşları boncuk boncuk dökülüyor, boğazındaki düğüm yüzünden yutkunmakta zorlanıyordu: "Canım Menesa’m benim..." dedi, hıçkırığını gizlemeye çalışarak. "Demek ne kadar zor, ne kadar amansız şeyler yaşamışsın oradaki dağ köyünde... Gözlerin görmezken, karanlığın ortasındayken kim bilir neler çektin. Ama sen hep çok güçlü bir kadındın, bu hayatta hiçbir şeye boyun eğmezdin, buna da dayandın işte. Ben senin yerinde olsam, o karanlığa dayanabilir miydim inan bilmiyorum. Çok şükür, Allah’a binlerce şükür olsun ki gözlerin iyileşmiş. Aras’la evlendiğin, birbirinize kavuştuğunuz için o kadar mutluyum ki... Baksana, adam sana öyle bir bakıyor ki, gözleriyle ruhunu sarıyor sanki." Menesa, masadaki bu hüzünlü havayı dağıtmak istercesine ellerini havaya kaldırdı: "Yaa, üzülmeyin artık işte! Buradayım, tam karşınızdayım bakın... Keşke Gülsara da burada olsaydı şimdi. Onun bu dünyada benden başka hiç kimsesi, hiçbir sığınağı yok." Aras, karısının Gülsara’ya olan vefasını gördükçe ona bir kez daha hayran kaldı. Elini masanın üzerinden uzatıp Menesa’nın elinin üzerine koydu, parmaklarını sıktı: "Ben getirteceğim sana Gülsara’yı birtanem, sen hiç üzülme, ne olur tasalanma artık." "Gerçekten mi? Onu buraya geti…