Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
19. Bölüm
Yazar: Hanife

Aynadaki Çatlaklar ve Dönüş Ankara semalarından havalanan askeri helikopter, bembeyaz karlı dağları ve geçit vermez vadileri aşarak yaklaşık bir buçuk saatin sonunda Kahramanmaraş’taki kışlanın askeri pistine teker koydu. Pervanelerin sağır edici gürültüsü yavaş yavaş azalırken, Menesa pencerden dışarıya, her şeyin başladığı ve bittiği o topraklara baktı. Kalbi göğüs kafesini öylesine zorluyordu ki kemiklerinin sızladığını hissetti. Zihnindeki o darmadağın geçmiş, kafasının içinde tuzla buz olmuş devasa bir aynaya benziyordu; nereye baksa keskin bir cam kırığı elini kanatıyor, kendi ruhunun yansımasını görmesini zorlaştırıyordu. Helikopterin kapısı açıldığında Aras, gözlerinde eski anıların bir film şeridi gibi akıp gittiği o derin, efkarlı bakışla döndü karısına. O ela gözlerde neleri kaybettiğini, neleri yeniden kazandığını bir tek kendi kalbi biliyordu. Albay Hikmet, kışlanın buz tutmuş pistinde yanındaki subaylarla birlikte onları bekliyordu. Menesa, Aras’ın omzuna ve kollarına verdiği o güçlü destekle helikopterin basamaklarından yavaşça indi. Maraş’ın beyaza bulanmış o sert, dondurucu ayazı ilk saniyede yüzüne bir kamçı gibi çarptı. Genç kadın tam o anda, karşısında duran yaşlı ve babacan askeri gördüğünde göğsünün derinliklerinde sıcak bir dalgalanma hissetti. Zihninin en karanlık kuyusunda, ona her zaman bir baba gibi sahip çıkan Halis Albay’ın ruhunu, o sığınak sızısını hissetmişti sanki. Aras yere basar basmaz esas duruşa geçerek Albay’a askeri selamını verdi: "Yüzbaşı Aras Karahanlı, emrinizdeyim Albayım!" Menesa da yanındaki askerlerin duruşundan ve Aras’ın hareketinden görerek, içgüdüsel olarak elini şakağına doğru götürüp selam vermeye çalıştı. Fakat askeri nizamı tam hatırlayamadığı için ortaya çıkan o acemi ve sevimli duruş, pistteki herkesin yüzünde hüzünlü bir tebessüm peydah etti. Albay Hikmet, gözleri gururla parlayarak öne çıktı: "Biz de kışlada oturamadık, mucize kızımızı kendi gözlerimizle görelim dedik Binbaşımla, değil mi Aras?" "Evet Albayım," dedi Aras, sesi gururla titreyerek. "Üsteğmen Menesa çok büyük, çok amansız bir sınavdan geçti. Şu an karşımızda ve sapasağlam duruyor ya, Allah’a binler şükürler olsun." Aras, karısının kulağına doğru eğilip fısıldadı: "Sen bir askersin Menesa... Bu kışlanın en cesur üsteğmeniydin." Menesa başını hafifçe salladı: "Evet Aras... Ankara’da Doktor Fadime Üsteğmen’le karşılaştım, o da söyledi bana." Aras şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı: "Fadime mi? Ben onunla hastanede karşılaşmadım, demek oradaydı..." Albay Hikmet, Menesa’ya doğru babacan bir tavırla elini uzattı: "Tebrik ederim kızım. Duyduk ki bir evladınız oluyormuş. Allah sağlıkla, afiyetle kucağınıza almayı nasip eylesin." Menesa, karşısındaki adamın ona hitap şekliyle duraksadı, büyük bir şaşkınlıkla sordu: "Siz... Siz benim babam mısınız? Neden bana kızım diyorsunuz?" O an pistteki tüm subayların gözleri doldu, boğazlar düğümlendi. Şehit Halis Albay, bu kışladaki tüm askerler için bir komutandan çok daha fazlası, bir babaydı çünkü. Albay Hikmet, bu masum soru karşısında burukça gülümsedi, elini baba şefkatiyle genç kadının omzuna koydu: "Lafın gelişi be güzel kızım... Ben senin komutanınım. İnşallah en kısa zamanda o güzel hafızan yerine gelir de seni yeniden şerefli üniformanla aramızda görmekten mutluluk duyarız." Menesa’nın bakışları bir an uzaklara daldı, içindeki o askeri damar kendini belli ederek sordu: "Albayım... Eğer hafızam yerine gelmezse... Bir daha asker olamaz mıyım?" Albay Hikmet bir an duraksadı, ne diyeceğini bilemedi ama tebessümünü bozmadı: "Böyle zor şeyleri şimdiden düşünüp kafanı yorma kızım. Sen şimdilik sadece anne olmanın, anneliğin keyfine bak." Ardından Aras’a döndü, sesini ciddileştirerek: "Yüzbaşı, sen eşini al da hemen şu bekleyen askeri araca binin. Doğruca lojmana götürsünler sizi. Hastaneden yeni çıktınız, kızım daha fazla yorulup ayazda kalmasın." "Baş üstüne Albayım!" diyerek selam duran Aras, Menesa’yı yönlendirerek siyah askeri cipin arka koltuğuna bindirdi. Askeri araç…