Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
18. Bölüm
Yazar: Hanife

Gölgelerin Arasındaki Lavanta Banyonun kapısı açılıp Menesa dışarı çıktığında, Aras’ın gözlerindeki o hırpalanmış ama sevda dolu bakış genç kadının tüm tenini sardı. Aras, dünkü o kırıcı mesafenin, o "asker abi" hitabının açtığı derin yaraları sarmak ister gibi karısına şefkatle baktı. Sesini alabildiğine yumuşatarak, ruhuna dokunur gibi konuştu: "Menesa... Şimdi ben bizim taburcu işlemlerimizi halledeyim. Buradan evimize, Kahramanmaraş’a gidelim. Orada, bizim yuvamızda sana tane tane, her şeyi baştan anlatsam olur mu? Anılarımızı, yaşadığımız o güzel günleri kendi gözlerinle görünce beni de geçmişimizi de çok daha iyi anlarsın..." Menesa, karşısında duran bu adamın sesindeki o yalansız, titrek samimiyete karşı içinde derin bir güven duygusunun filizlendiğini hissetti. Başını yavaşça sallayarak, "Tamam," dedi. "Kahramanmaraş neresi, evimiz nasıl bir yer... Gerçekten çok merak ettim." Aras, karısının bu teslimiyetiyle rahat nefes alarak gülümsedi: "Sen bu odada beni bekle, ben aşağıda işlerimizi halledeyim. Merak etme, helikopterle hemen oradayız." Menesa, bir aydır kapalı kaldığı o hastane odasından kurtulmanın ve gökyüzüne yükselecek olmanın heyecanıyla adeta küçük bir çocuk gibi sevindi: "Helikopterle uçmak... Çok güzel!" Karısının yüzünde açan bu çocuksu, saf mutluluk goncası Aras’ı o kadar bahtiyar etti ki, içindeki tüm yorgunluk bir anda uçup gitti. Kapıdan çıkmadan önce işaret parmağını hafifçe kaldırarak tembihledi: "Sakın Menesa, bu odadan bir yere ayrılma, beni bekle." "Tamam Aras... Ben burada bekleyeceğim seni, söz." Aras, odadan adeta bulutların üzerinde yürür gibi çıkıp taburcu işlemlerini tamamlamak adına evrak şefliğine doğru ilerlerken, Menesa odada tek başına kaldı. Fakat bu huzurlu yalnızlık çok uzun sürmeyecekti. Kapı yavaşça aralandı ve içeriye beyaz önlüklü bir kadın girdi. Menesa onu kesinlikle tanımıyordu; fakat içeri giren kadın, Menesa’yı gördüğü an adeta donakaldı. Elindeki panolar titredi, gözleri hayretle açıldı ve şakaklarından aşağı sicim gibi yaşlar süzülmeye başladı. "Me... Menesa..." diye fısıldadı kadın, hıçkırarak. "Sen... Sen yaşıyorsun!" Menesa, gözleri dolan bu kadına tamamen yabancı, bomboş bakışlarla karşılık verdi: "Sen kimsin?" "Benim... Dostun, sırdaşın Fadime... Tanımadın mı beni?" Menesa zihnini ne kadar zorlasa da o ismi bulamadı. Yine de kalbindeki o garip aşinalık yüzünden gözleri dolmuştu: "Ben... Ben hafızamı kaybettim. Sizi tanıyamadım, çok özür dilerim." Fadime hıçkırarak arkadaşına doğru bir adım attı: "Sen benim asker arkadaşımsın Menesa! Aynı sınır üssünde, o cehennemin ortasında birlikte çalışıyorduk. İkimiz de Üsteğmen rütbesine sahiptik. Ben doktorum, sen ise o üssün askeri Psikoloğuydun." Menesa, kendisi hakkında bilmediği, zihninin derinliklerine gömülmüş bu muazzam gerçekle sarsıldı. "Demek... Demek ben de bir askerdim," dedi şaşkınlıkla. Fadime daha fazla dayanamayıp arkadaşına sımsıkı sarıldı, kokusunu içine çekti: "Arkadaşım... Karnındaki canla birlikte o nehirlerden, o bombalardan sağ çıkıp büyümüşsün ya... Yaşadığına hala inanamıyorum. Ne oldu sana, neler yaşadın bunca zaman?" "Fadime... İnan ben de bilmiyorum. Hafızam bomboş, geçmişime dair hiçbir şey hatırlamıyorum." "Yaşadığına o kadar mutlu oldum ki... Bu bir mucize! İki gün sonra ben de Maraş’taki birliğime döneceğim, orada hep yanında olacağım." Menesa tam cevap verecekken, kapı aralığından görünen bir hemşire aceleyle Fadime’ye seslendi: "Doktor Hanım, acil çağırıyorlar, Başhekim sizi odasında bekliyor." Fadime telaşla Menesa’nın ellerini sıktı: "Menesa, yine geleceğim, hemen gitmem gerekiyor." diyerek odadan hızla çıktı. Fadime’nin odadan çıkışının hemen ardından, koridorun loş gölgesinde bekleyen bir başka figür belirdi. Geçirdiği idari soruşturması nihayet biten ve görevine yeni dönen Teğmen Yasemin, kapı aralığından Fadime’nin söylediklerini, Menesa’nın yaşadığı gerçeğini saniye saniye duymuştu. İçindeki o hastalıklı merak ve kıskançlık krizine yenik düşerek, adımlarını odaya doğru yöneltti. Menesa,…