Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
16. Bölüm
Yazar: Hanife

Ruhun Doğumu ve Sığınak Menesa, soğuk bir resmîlikle uzattığı elinin havada kaldığı o saliseler içinde, Aras’ın kehribar gözlerine çöken o dipsiz, amansız acıyı gördü. O an kendi kalbinin en derin yerinde de bir tel koptu, göğsüne tarifi imkansız bir sızı saplandı. Yüzbaşı Aras Karahanlı’nın kulakları uğuldamaya, aniden dehşet bir çınlamayla sağırlaşmaya başladı. Yüzündeki tüm kan çekildi, teni saniyeler içinde bembeyaz bir kireç tabakasına döndü. Göğüs kafesi, demir bir çemberle sıkıştırılıyordu sanki; nefes alamadı. Alnından ve şakaklarından boşalan soğuk ter damlaları, yanaklarından aşağı doğru hızla kaydı. Menesa’yı nehirde kaybettiği o meşum günden beri ruhunda biriken o devasa stres, geceler boyu süren uykusuzluk, günlerdir boğazından geçmeyen iki lokma yiyeceğin eksikliği, nihayet en zayıf anında patlak vermişti. Ruhu, aylardır koca dağ gibi dik tuttuğu vücuduna hükmetmeye, onu ayakta tutmaya çalışıyordu ama yorgun düşen bedeni bu amansız baskıya daha fazla dayanamadı. Aras’ın gözleri birden karardı; dizlerinin bağı çözüldü ve koca dağ gibi Yüzbaşı, büyük bir gürültüyle yere yığılarak bayıldı. Menesa’nın uzattığı eli havada asılı kalmıştı. Sınır hattında canını kurtaran, günlerdir gölgesi gibi onu koruyan o azametli adam, gözlerinin önünde çaresizce yere serilmişti. Genç kadın birden büyük bir panikle sarsıldı. İçindeki o mesafeli, öfkeli duvar un ufak oldu. Yavaşça Aras’ın yanına doğru eğildi, dizlerini hastane odasının soğuk zeminine vurdu. Elleri titreyerek Aras’ın omuzlarına, yüzüne gitti. "Asker... Ar... Ar... Aras... Aras! Kimse yok mu?! Yardım edin!" diye feryat etti. Sesi, odanın duvarlarında yankılanıp koridora taştı. Menesa’nın çığlığını duyan nöbetçi hemşire, kapıyı hışımla açarak içeri girdi: "Ne oldu?!" "Bilmiyorum... Birden yüzü sarardı, yere düştü... Ne olur yardım edin!" dedi Menesa, gözleri korkuyla büyüyerek. Hemşire hemen Aras’ın yanına çöküp parmaklarını boynuna bastırdı, nabzını ve nefesini kontrol etti. Ardından telsiz cihazıyla derhal doktoru ve nöbetçi hasta bakıcıları çağırdı. Birkaç saniye içinde odaya giren iki güçlü hasta bakıcı, Aras’ın iri bedenini yavaşça yerden kaldırıp Menesa’nın boşalttığı hasta yatağına taşıdılar. Dahiliye nöbetçi uzmanı odaya girip Aras’ı muayene etti; göz kapaklarına baktı, stetoskopla göğsünü dinledi. Hemşireye dönerek, "Hemen kan tahlillerini alın, elektrolitlerine ve hemogramına bakalım," dedi. Ardından tansiyon aletinin manşetini Aras’ın koluna sarıp ölçümünü yaptı. "Tansiyonu çok düşük... Nabzı zayıf. Ciddi bir bitkinlik ve dehidrasyon var. Hemen izotonik serum takviyesi yapın, içine vitamin ekleyin. Tetkik sonuçları çıktığında bana haber verirsiniz. Vücudu çok uzun süredir sınırda direnmiş, belli ki tamamen yorgun düşmüş. Bırakın, biraz dinlensin." Odadakiler işlerini bitirip çıktığında, odada sadece cihazların ritmik sesleri ve iki yaralı ruh kaldı. Menesa, odanın köşesindeki refakatçi koltuğuna yavaşça oturdu. Gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyordu. Az önce o künyeyi okuduğunda kapıldığı o anlık öfkeye, kandırılmışlık hissine yenik düşerek ona öyle soğuk, öyle merhametsizce davranmıştı. Fakat şimdi, yatakta koluna serum bağlı, savunmasızca uyuyan adama baktıkça kalbindeki taşlar yerine oturuyordu. Aras’ın neden bu halde olduğunu düşündü. Onu gizlice kandırdığını, ona oyun oynadığını düşündüğü o adam, onun için bir tek an bile gözünü kırpmadan uykusuz kalmıştı. Şimdi onun ne kadar yorulduğunu, içindeki o yangını ne kadar büyük bir sabırla sakladığını ve ne kadar acı çektiğini çok daha iyi anlıyordu. "Sırf... Sırf dünyayı yeniden aydınlık görebileyim diye yanımda o ağır suskunluğuyla kendini cezalandırmış," diye mırıldandı Menesa, hıçkırıklarını içine gömerek. "Bana söylemişti aslında... 'Karım da tıpkı senin gibi, mor çiçek gibi çok güzel' demişti, ben anlamadım... Bana o kadar güzel, o kadar şefkatle baktı ki... O pis kokuma, çamuruma rağmen beni elleriyle yıkadı, benden bir an bile iğrenmedi. Ben göremiyorum, dünyadan mahrumum diye benim elim oldu, kolum…