Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
14. Bölüm
Yazar: Hanife

Kirpiklerin Ardındaki Dünya Ankara’nın ayazı, askeri hastanenin koridorlarında yankılanan steril sessizlikle birleştiğinde zaman büsbütün donuyordu. Ameliyatın üzerinden tam 24 saat geçmişti. İlk kontrol için odaya giren Profesör Doktor Emre Dağlı, büyük bir titizlikle Menesa’nın gözündeki o kalın, beyaz sargıları tek tek çözdü. Aylardır gün yüzü görmemiş o yorgun cildi temizledi, ilk damlalarını damlattı. Menesa, kirpiklerini yavaşça araladığında dünyayı bir anda berrak bir ışıkla görmeyi beklemiyordu elbet; ancak gözünün içine enjekte edilen o özel cerrahi gaz yüzünden, şu an sanki derin bir suyun en altından gökyüzüne bakıyormuş gibiydi. Sadece büyük, dalgalanan, hareket eden siyah karaltılar seçebiliyordu. Doktor Emre, sargıyı çıkardıktan sonra Menesa’nın gözünü tamamen savunmasız bırakmadı. Gözün üzerine, darbelerden koruması için üzerinde küçük hava delikleri olan bombeli, şeffaf plastik bir koruyucu kalkan yerleştirdi ve bu kalkanı cilde tıbbi flasterlerle sıkıca yapıştırdı. "Tam bir ay boyunca bu hastane odasında misafirimizsin Çiçek Hanım," dedi Doktor Emre, sesini odanın sessizliğine yayarak. "Gözündeki o gaz yavaş yavaş sıvılaşıp vücudun kendi sıvısına dönüşene kadar burada, bizim gözetimimizde kalacaksın. Ve en önemlisi... Başın sürekli öne eğik duracak. Retinanın tam yapışması için bu duruş hayati." Menesa için bir ay sabretmek, o karanlık sığınaklarda geçen asırlardan sonra hiçbir şeydi. Hafif de olsa, bulanık da olsa gözlerinin aralardan ışık alması, ruhuna muazzam bir umut aşılamış, mutlu olmasına yetmişti. Aras ise karısının bu çaresiz, boynu bükük duruşu karşısında için için eriyordu. O sarsılmaz, koca dağ gibi duran Yüzbaşı, Menesa’nın iyileşmesi için her şeyi yapmaya hazırdı. En büyük kural, Menesa’nın asla stres yaşamaması, duygulanıp gözyaşı dökmemesiydi. Ağlamak, göz içi basıncını artırıp retinasını riske atabilirdi. Bu yüzden Aras, içindeki o devasa koru bastırarak karısına tamamen yabancı, resmi bir koruma gibi davranmaya büyük bir sabırla devam ediyordu. İlk iki hafta adeta bir ibadet gibi geçti. Aras, günde birkaç kez o şeffaf kalkanı büyük bir narinlikle kaldırıyor, Menesa’nın ela gözlerine o şifalı damlaları parmakları titreyerek damlatıyordu. Geceleri ise uykuyu tamamen lügatinden sarmıştı. Menesa uykusunda refleks olarak elini gözüne götürmesin, kafasını sağa sola oynatıp retinasına zarar vermesin diye yatağın başucunda, sivil kıyafetleriyle bir heykel gibi dikilerek sabaha kadar nöbet tutuyordu. Ankara’da bu amansız hayat mücadelesi verilirken, Maraş'taki dünyadan her şey gizlenmişti. Ayşen, Utku ve Demir... Aras’ın canı olan o insanlar, her şeyden habersiz, onun hala Suriye’nin o tehlikeli sınır hatlarında görevde olduğunu sanıyorlardı. Aras, Menesa’nın hem can güvenliği hem de zihninin tamamen dinlenmesi için bu sırrı bir duvar gibi saklamak zorundaydı. Aynı günlerde, Doktor Emre ve Kadın Doğum uzmanı koridorda yan yana gelerek Aras’a acı bir gerçeği daha tebliğ ettiler. Menesa’nın bu saatten sonra normal doğum yapması imkansızdı. Doğum sırasındaki o şiddetli ıkınma, gözündeki retinanın anında yeniden yırtılmasına ve bu kez kalıcı bir körlüğe sebep olabilirdi. Sezaryen kaçınılmazdı. Dışarıda Ankara’nın beyaz, hırçın karı pencereleri döverken, Menesa yatakta başı öne eğik, kıpırdamadan yatıyordu. İçinde biriken o yoğun merakı ve günlerdir kalbini kurcalayan endişeyi daha fazla saklayamadı. Sesi odadaki sessizliğe bir fısıltı gibi düştü: "Asker Abi... Buraya geldiğimizden beri, gece gündüz demeden hep benim yanımdasın. Eşiniz... Eşiniz size kızmaz mı hiç? Benim gibi hiç tanımadığı bir kadınla bu kadar yakından ilgileniyorsunuz diye?" Aras olduğu yerde donakaldı. Göğsünün ortasına batan o hançeri gizlemek için yutkundu. Bakışlarını karısının o öne eğik başından kaçırarak cevap verdi: "Eşim... Eşim bana öyle çok güveniyor ki Çiçek... Hiç kızmaz. İçin rahat olsun. Ben senin korumanım, devletin emriyle buradayım. Sen sadece iyi olmana bak." "Teşekkür ederim Asker Abi," dedi Menesa, dudaklarında min…