Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
13. Bölüm
Yazar: Hanife

Geçmişin Kırık Aynası Ankara’nın o meşhur, ilik donduran ayazı, askeri hastane koridorunun keskin ve steril ilaç kokusuyla birleştiğinde insanın nefesini kesiyordu. Aras, sırtını soğuk duvara yaslamış, elleri montunun ceplerinde, bakışlarını koridorun ucundaki o beyaz kapıya dikmişti. Ruhundaki o devasa uçurumun kenarında tek başına sallanırken, Kahramanmaraş’tan gelen bir çift dost eli omuzuna dokundu. Ağır yükü, o tanıdık dokunuşla hafifçe sarsıldı. "Aras..." dedi Buğra. Sesi, Maraş’ın o sakin, dingin ve güven veren havasını hastanenin bu buz gibi koridoruna, o çaresizliğin ortasına taşımıştı. "Geldim kardeşim. Telefonda sesin öyle bir geliyordu ki... Duramadım, ilk uçakla geldim." Aras başını yavaşça kaldırdı. Gözleri ağlamaktan ve uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü. Yorgun bakışlarını dostuna, aynı zamanda en güvendiği psikiyatriste çevirdi. Sesi, boğazındaki hıçkırıkları bastırmaya çalışmaktan paramparçaydı: "Bilmiyor Buğra... Beni bilmiyor. Bana bakıyor... Hayır, bakamıyor bile, gözleri dünyayı görmüyor zaten ama... Sesimi her duyduğunda, sanki hayatında ilk kez gördüğü yabancı bir adam varmış gibi ürperiyor, irkiliyor. Ben onun kocasıyım be kardeşim... İçinde benden, bizim aşkımızdan bir can taşıyor ama o beni tanımıyor." Buğra, dostunun acısını yüreğinde hissederek omzunu daha sıkı kenetledi: "Zihni, o sınırda yaşadığı büyük, o korkunç travmanın ardından kendini korumaya aldı Aras. Şimdi alabildiğine sakin olmak zorundayız. Önce şu klinik tetkikleri halledelim; bebek için, göz ameliyatı için ne gerekiyorsa yapacağız. Menesa’nın o kilitli zihnine giden yol, unutmada öncelikle onun güvenini kazanmaktan geçiyor." Birkaç dakika sonra Kadın Doğum polikliniğinin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Menesa, üzerinde hastane önlüğü, bir hemşirenin yardımıyla tekerlekli sandalyede odadan çıkarılıyordu. Genç kadının dünyası kapkara, kalın bir perdeden ibaretti. 4.5 aylık hamile karnına sımsıkı doladığı sağ eli, onun bu koca, yabancı dünyadaki tek çıpası, tek sığınağıydı. Bir de... Sınır hattından beri yanından bir an olsun ayrılmayan, kokusunu ve o derinden gelen nefesini her an hissettiği ama kim olduğunu bir türlü çıkaramadığı o adam vardı: Aras. Muayene odasına geçildiğinde doktor, Menesa’nın yüzündeki tedirginliği görerek şefkatle konuştu: "Menesa Hanım, şimdi bebeğinizin genel durumuna bakacağız. Ardından da hafıza kaybının altındaki nedeni tam anlamak için ilaçsız bir MR çekimimiz olacak." Menesa’yı yavaşça muayene sedyesine yatırdılar. Sırtüstü tamamen düz yatması, büyüyen rahmin ana damarlara baskı yapıp bebeğe giden kan akışını engelleyeceği için, hemşire hemen sol kalçasının altına ince, destekleyici bir yastık yerleştirdi. Doktor, Menesa’nın önlüğünü hafifçe yukarı sıyırıp karnına o soğuk, yapışkan ultrason jelini sürdüğünde genç kadın irkilerek kasıldı. İçindeki o büyük, cevapsız bilinmezlik hissi canını çok yakıyordu. Doktor ultrason probunu karnın üzerinde yavaşça gezdirmeye başladığında, odadaki o gergin sessizliği aniden ritmik, çok hızlı ve gür bir ses böldü. *Güm-güm, güm-güm, güm-güm...* Odadaki tüm mekanik cihazların sesini bastıran, adeta minik bir kır atının bozkırda dörtnala koşmasını andıran o muazzam ses, Menesa’nın içinde aylardır örülen o karanlık duvarları yıktı geçti. Gözleri dünyayı görmüyordu ama o kutsal sesin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. İçindeki canın, mucizesinin kalp atışlarıydı bu. Menesa’nın açık olan sol gözünden bir damla sıcak yaş süzüldü, şakağına doğru sessizce akıp gitti. "Bebeğim..." diye fısıldadı dudakları titreyerek. O an, sedyenin hemen ayakucunda duran, gözlerini ekrandan ayıramayan ve yabancı olduğunu sandığı o adamın, Aras’ın derinden gelen, hıçkırığını gizlemek için nefesini içine hapseden o ağır, titrek iç çekişini duydu. Aras, elini uzatıp karısının o titreyen parmaklarını tutmak, ona sımsıkı sarılmak için delirdi; ama onu ürkütmekten, korkutmaktan çekindiği için yumruklarını sıkarak geri durdu. Menesa ise o koyu karanlığın tam ortasında, bu yabancı askerin hüzünl…