Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
12. Bölüm
Yazar: Hanife

Barut Adam ve Mor Çiçek Aras’ın içindeki acı, tahammül sınırının en son raddesindeydi. Sabrının son çakıl taşı da düşmüş, çay ocağındaki o merhametsiz hasta bakıcı kadın, laflarıyla pimini çektiği bombanın fitilini ateşlemişti. Yüzbaşı Aras Karahanlı, çay ocağının demir kapısını duvara çarpacak bir şiddetle, adeta bir fırtına gibi içeri girdi. Postallarının beton zemindeki sert yankısı içerideki uğultuyu bıçak gibi kesti. Bakışları, elindeki çay bardağıyla donakalan kadının üzerine dikildi. Sesi, kışla duvarlarını sarsacak kadar gür ve ölümcül bir ton taşıyordu: "Sen kimsin kadın?! Kendini ne sanıyorsun sen?! Benim karımın kokusunu yargılamak, onun çilesini diline dolamak sana mı kalmış?! Burada iş seçmek, canını kurtarmış bir masuma iğrenerek bakmak senin haddine mi düşmüş?!" Başını hışımla yan tarafta duran rütbeliye çevirdi, gözlerindeki kehribar ateş orayı da yaktı: "Ya sen hemşire?! Sen bir sağlıkçısın! Nasıl olur da bu kadının bir mazlumun arkasından böyle insaniyetsizce konuşmasına izin verirsin, nasıl susarsın?!" Hasta bakıcı kadın, elindeki bardağın masaya çarpmasıyla zangır zangır titremeye başladı. Korkudan rengi kül gibi olmuştu. Dudakları titreyerek kekeledi: "Komutanım... Ben... Çok özür dilerim, ben onun sizin eşiniz olduğunu bilmiyordum..." "Eşim olduğunu bilmediğin için mi bu laflar?!" diye kükredi Aras, kadının üzerine doğru bir adım atarak. "Utanmadan arkasından konuşuyorsun, bir de hala yüzsüz yüzsüz bana savunma yapıyorsun! Karım olsa ne fark eder, olmasa ne fark eder?! Sana emanet edilen, o nehirlerden canını zor kurtarmış hiçbir insan hakkında böyle konuşamazsın sen! Kimsenin haysiyetiyle oynayamazsın!" Nefesini öfkeyle dışarı üfledi, parmağını kapıya doğru uzattı: "Derhal işini bırakıp Türkiye’ye döneceksin! İş ahlakı, insanlık onuru olmayan insanların Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çatısı altında, bu kışlada işi yok! İkiniz de Menesa’ya elinizi sürmeyeceksiniz... Ben mis gibi kokan karımı kendim yıkarım!" Ocak başındaki nöbetçi asker, elindeki çay kepçesiyle donakalmış, komutanını adeta nefesini tutarak, büyük bir hayranlık ve saygıyla izliyordu. Hasta bakıcı kadın aldığı bu sert azarla birlikte hıçkırıklara boğulurken, Aras çay ocağının kapısını arkasından büyük bir gürültüyle çekip oradan ayrıldı. Aras, öfkesinden köpüren bir hırsla merdivenleri ikişer üçer tırmanarak üst kattaki kendi koğuş odasına gitti. Dolabından temiz bir havlu, kendi kullandığı şampuanı aldı. Ardından, kışladaki kadın askeri personelin levazım deposundan Menesa’nın üzerine tam oturacak temiz kadın askeri kıyafetlerini tedarik etti. Hızla revire döndüğünde kalbi hala göğsünü dövüyordu. Banyoya girip elindeki şampuanı lavabonun kenarına koydu, havluyu duvardaki askıya astı. Menesa, revir odasındaki sandalyede, göremediği o büyük boşluğun ortasında öylece oturmuş, mahzun bir teslimiyetle bekliyordu. Aras, ona doğru yaklaşırken derin bir nefes alarak içindeki o fırtınayı bastırdı, sesini alabildiğine sakinleştirdi: "Seni ben yıkayacağım, Çiçek..." Menesa duyduğu bu söz üzerine bir an şaşırdı, başını sesin geldiği yöne doğru kaldırdı: "Nasıl...? Hasta bakıcı kadın yıkayacaktı beni. Hem... Sen erkeksin. Beni nasıl yıkayacaksın?" Aras ne yapacağını, durumu nasıl toparlayacağını şaşırarak yutkundu. Karısının mahremiyetine ve ürkekliğine saygı duyarak hızla bir yalan üretti: "Hasta bakıcı kadın aniden rahatsızlandı, revire alındı. Burası ileri hudut karakolu, askeriye... Şu an kışlada başka kadın personel yok, herkes erkek. En güvenilir benim. Seni yıkamamda bir sakınca yok ama sakın korkma... Üzerindeki o hasta önlüğünü hiç çıkarmayacağım. Sadece seni temizleyeceğim." Menesa bir an duraksadı, omuzları hafifçe içine çöktü. Zihninin dehlizlerinden, aylarca sığınakta birlikte kaldığı Türkmen bacılarının *"Bir erkeğe asla hemen güvenme, tekin değillerdir"* diyen tembihleri fısıldadı kulaklarına. Ama karşısındaki bu adam, bu Yüzbaşı, ona tuhaf bir şekilde dağlar gibi sarsılmaz bir güven veriyordu. Başını hafifçe yana eğerek sordu: "Beni... Kö…