Ruhun Barut İzi ll Barutun Sustuğu Yer
11. Bölüm
Yazar: Hanife

Geçmişin Küllerinden Doğmak "Er ya da geç, geçmişin daha iyi olabileceği umudundan vazgeçmek zorundayız." — Irvin Yalom İnsan, "Keşke geçmişte şöyle olsaydı..." demeyi bıraktığı an iyileşmeye başlardı. Olanı tüm çıplaklığıyla kabul etmek ve bugünün ağır sorumluluğunu sırtlanmak, ruhu o karanlık zindandan özgürleştirmenin tek yoluydu. Aras için de artık o sehpadan inme vakti gelmişti. Gecenin zifiri karanlığı yerini sabahın ilk mor ışıklarına bırakırken, Aras ilk iş olarak Gülsara’nın emniyetini sağladı. Genç kadını, tedavi sürecinin devam etmesi, ailesinin bulunması ve güvenli bir sığınak sağlanması amacıyla askeri bir araçla Türkiye’ye doğru yola çıkardı. Saat sabahın 06.00’sına yaklaşırken kışlada hareketlilik hat safhadaydı. Aras, sınırın ötesindeki o kanlı çalılıklarda bırakılan Türkmen kadınların naaşlarını bulmaları için arama kurtarma timine kesin talimatı vermişti. İçindeki o amansız acıyı batırarak ayakta durmaya çalışırken, bir saat sonra telsiz mandalından gelen o tok ses koridorda yankılandı: *Cansız bedenler bulunmuştu.* Hiçbir kadın, hiçbir masum ruh öyle vahşice ölmeyi hak etmiyordu. Savaşın kirli yüzü, o fedakar kadınların bedeninde bir kez daha kendini göstermişti. Tam o esnada Aras’ın cebindeki eski, tuşlu askeri telefon acı acı titremeye başladı. Ekrandaki ismi görünce derin bir nefes alıp yeşil tuşa bastı. Arayan Albay Hikmet’ti. Devasa bir babacanlıkla tınlayan o ses, hattın diğer ucundan Aras’ın yüreğine su serpti: "Gözün aydın Aras... Menesa yaşıyormuş, çok sevindim oğlum. Ankara’ya sevk işlemleri için Ali’yle görüştüm. İhtiyacınız olan bütün helikopter ve hastane koşullarını bizzat sağlayacağım. Sen yeter ki dik dur, güçlü ol." Aras, yorgunluktan kısılan sesiyle yutkundu: "Albayım, teşekkür ederim. Bu zamana kadar bana inandığınız, herkes umudunu kesmişken arkamda durduğunuz için..." "Sizin gibi vatansever, canını görevine ve sevdiklerine adamış yiğitler için az bile kalır oğlum," dedi Albay Hikmet, sesindeki o takdir edici tonu koruyarak. "Ancak unutma; Menesa’nın yaşadığı bilgisi şimdilik tamamen gizli kalacak. Medyaya veya dışarıya hiçbir şekilde sızmamalı. Dikkatli olun." "Emredersiniz komutanım," diyerek telefonu kapattı Aras. Hemen ardından, sınırın ötesinden getirilen o talihsiz Türkmen kadınların cenazelerinin, üste bir gassal bulunmadığı için en uygun şekilde Hatay’daki adli tıp ve kriminal araç vasıtasıyla nakledilmesini ve orada İslami usullere göre defnedilmesini koordine etti. Menesa, revir sedyesinde yavaşça gözlerini araladığında, onu karşılayan yine o derin, aşina olduğu kör boşluk oldu. Zihnindeki o amansız dipsiz kuyuya uyandığında, elleri refleks olarak her düştüğünde ona teselli veren, varlığını hissettiren yegane sığınağına, boynundaki kolyeye gitti. Parmakları çıplak tenine değdiğinde boşlukla karşılaştı. Aynı anda yüzündeki o kaba peçenin ve gözlerindeki tozlu bandajın da yerinde olmadığını fark etti. Korku ve panik bir anda tüm bedenini sardı. Doğrulmaya çalışırken, dün gece soğuktan çatallanmış olan sesi şimdi normal, duru tınısına kavuşmuştu. "Kolyem... Kolyem nerede?" diye mırıldandı. Yataktan destek almak isterken elleri titriyordu. Kimsenin ses vermediğini hissedince hıçkırıklı bir korkuyla bağırdı: "Kimse yok mu? Kolyem nerede?!" Kapının hemen arkasında, bir saniye bile ayrılmadan nöbet tutan Aras, karısının o çaresiz çığlığını duyar duymaz gözleri doldu, kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi hızla çarpmaya başladı. Panikle içeri fırladı. O esnada Menesa, göremediği için yatağın kenarını hesaplayamamış, dengesini kaybederek beton zemine doğru düşmek üzereydi. Aras, saniyeden daha kısa bir sürede fırlayarak kadını güçlü kollarıyla havada yakaladı. "Dikkat et..." dedi Aras. Sesi bir fısıltı gibi dökülürken, gözünün kenarından süzülen yaş karısının omzuna düştü. Bir yandan Menesa’nın kolundaki serum iğnesinin çıkmaması için büyük bir titizlik gösteriyor, diğer yandan onu incitmekten korkarak yavaşça yatağa geri yatırıyordu. Menesa, bu tanıdık, güven veren erkeksi kokuyu ve sesi…