84. Bölüm
Yazar: Hanife

Vatanın Bölünmez Bütünlüğü: Karanlık Gecenin Şanlı Direnişi Gümbürtüyle sarsılan yalnızca Maraş’ın kadim toprakları değildi; o gece tüm Türkiye, tarihin en karanlık ve en büyük ihanetlerinden birine uyanıyordu. Şehirlerin tepesinde yırtıcı kuşlar gibi dönen savaş uçaklarının kulakları tırmalayan sesi ve sokakları döven tank paletleri, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Menesa, oturduğu odanın camlarını titreten o savaş uçağı sesiyle sarsıldı. Bakışları televizyon ekranına kilitlendiğinde, spikerin titreyen sesiyle canlı yayında halkı sokağa, iradesine sahip çıkmaya çağırdığını duydu. Cumhurbaşkanı ekrandaydı; milletinden yardım istiyor, herkesi vatanı savunmaya davet ediyordu. Bu, sınır ötesi bir muharebe değil, ülkenin kalbinde başlayan bir iç cephe savaşıydı. Menesa’nın tereddüt edecek tek bir saniyesi bile yoktu. Üzerindeki eşofmanlara aldırmadan, silahını beline yerleştirdi ve evden fırladı. Hemen yanında, aynı kararlılık ve gururla meydan okuyan Ayşen vardı. Sokaklar çoktan ana baba gününe dönmüştü. Emniyet teşkilatı ve askeriye kendi içinde ikiye bölünmüş, sadık olanlarla hainler karşı karşıya gelmişti. Artık ordu millet, vatanı savunmak için tek yürekti. Yalnızca onlar değil, Albay Halis ve eşi Fahriye Anne de yaşlarına bakmadan sokağa dökülmüştü. Ülkenin dört bir yanında, göğsünde vatan sevgisi taşıyan milyonlar, hainlerin namlularına göğüs germek için canı pahasına yolları dolduruyordu. Menesa ve Ayşen, askeri bölgenin tam ortasında kaldıkları için büyük bir tehlikenin göbeğindeydiler. Kendi üniformasını taşıyan ama devletine baş kaldıran hainlerle çatışmak, kalplerini en çok acıtan şeydi. Kışla nizamiyesinden devasa tanklar sıra halinde, motorları kükreyerek çıkıyordu. Menesa hemen gaza basıp arabasını tankların önünü kesecek şekilde yola kırdı. Araçtan indiğinde, karşısındaki çömez askerlerden biri heyecanla bağırdı: "Bu bir emirdir teğmenim! Yarbayın emriyle ülkeyi tehdit eden unsurlardan koruyacağız!" Menesa’nın gözlerinde şimşekler çaktı, sesi meydanı titretti: "Sen neyden bahsedersin asker! Kendi halkına, kendi vatanına kurşun sıkmak hangi kitapta yazar, hangi yemine sığar?" Genç asker duraksadı, şaşkınlıkla etrafına bakındı: "Halkımıza mı? Ama bize..." "Evet!" diye haykırdı Menesa, adımlarını ona doğru sıklaştırarak. "Asker, hain bir oyunun içindesiniz! Kirli bir oyunun figüranı yapılıyorsunuz. Silahınızı hemen bırakın, yoksa ömrünüzün sonuna kadar vatan haini damgasıyla yaşayacaksınız!" Her şeyden habersiz, emir kulu olan o çömez askerlerin gözlerinden yaşlar süzüldü. İhanetin büyüklüğünü anladıklarında, titreyen elleriyle silahlarını yere bıraktılar. Ortalık tam bir mahşer yeriydi. Hainleri püskürtmek kolay olmayacaktı. Halk köprülere, gişelere, stratejik sınırlara doğru sel gibi akıyordu. Düşmana nefes aldırmamak için canlarını siper ediyorlardı. Gözü dönmüş hainlerin sürdüğü tanklar, yollara barikat kuran, gövdelerini siper eden masum insanların üzerinden acımasızca geçti. Çelik paletlerin altında ezilen canlar, arkalarında silinmeyecek bir destan bırakıyordu. O gece, vatanın istikbali için topyekun bir savaş veriliyordu. İstanbul’da Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinde mermiler uçuşuyor, Ankara’da Meclis binası bombalar altında sarsılırken vatanseverler göğüs göğse çarpışıyordu. Sokaklarda terlikleri ayağından fırlamış yaşlılar, gençler, kadınlar rütbeli hainlerin acımasız kurşunlarıyla yere düşüyordu. Ama halk geri adım atmıyordu; ellerindeki taşlarla, sopalarla, en önemlisi de sarsılmaz imanlarıyla tanklara meydan okuyorlardı. Ne olduğunu sonradan anlayan kandırılmış askerler ise ellerini havaya kaldırıp, gözyaşları içinde polislere sarılıyordu. Kaosun ortasında Menesa ve Ayşen birbirini kaybetti. Menesa, Maraş meydanındaki tarihi büyük hanın taş duvarları arasında, kurşun yağmuru altında çatışıyordu. Askeriyeden alabildiği mühimmatla direniyor, kimsenin canını yakmak istemese de vatan hainlerine acımıyordu. O sırada bir kurşun vınlayarak geldi ve kolunu sıyırıp geçti. Acıyı hissetmedi bile; aklı fikri devletin…