8. Bölüm
Yazar: Hanife

YENİ KOMŞULAR Aras kendi dairesine geçtikten sonra, mutfaktaki o şortlu ve rahat ev halimden sıyrılıp dışarıdaki mangal organizasyonu için daha uygun bir şeyler seçmek üzere yatak odasına geçtim. Üzerimdeki tatlı yorgunluğu ve günün ağırlığını atmak istercesine hızla üstümü değiştirdim. Canlı turuncu bir tişört ve altıma vazgeçilmez kot pantolonlarımdan birini giydim. Akşamın serinliği pencerelerden içeri sızıp kendini hissettirmeye başladığı için de üzerime bej rengi, uzun örgülü hırkamı geçirdim. Saçlarımı tepeden sıkı bir at kuyruğu yapıp spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim; aslında topuklu ayakkabılara bayılırdım ama burası şu an kesinlikle podyum değildi. Aşağı indiğimde, bahçeye boydan boya uzanan o neşeli, samimi kalabalık karşıladı beni. Uzun bir masa kurulmuş, herkes birbirine espriler, şakalar savurarak neşeyle konuşuyordu. Aralarında, bu lojmanın demirbaşı oldukları her hallerinden belli olan tonton yaşlı teyzeler de vardı. Bizim dairenin çaylakları Utku ve Demir, mangalın başına geçmiş, tatlı sert bir rekabete girişmişlerdi bile. "Oğlum öyle çevrilmez o, yakacaksın bütün etleri kurutacaksın!" diye çıkışıyordu Demir, elindeki maşayla eti kurtarmaya çalışırken. Utku ise kendinden emin bir tavırla göğsünü kabarttı. "Yakmam lan! İlk defa mı mangal başına geçiyorum sanki? Bana güven sen!" diye karşılık veriyordu. Ben uzaktan bu sıcak, neşeli tabloyu izleyip gülümserken, masanın başındaki Aras’ın bana el salladığını fark ettim. Tam kendi oturduğu yerin karşısında benim için bir sandalye ayırmıştı. Masaya doğru yaklaştığımda meraklı bakışlar anında bana döndü. Hafif bir çekingenlikle herkese kibarca selam verip yerime oturdum. Tam karşımdaki Aras’ın kehribar gözlerini üzerimde hissedince, birden yukarıda, mutfakta yaşadığımız o an geldi aklıma. *"Hamarat damat mı?"* Kendi kendime koskoca adama ne demiştim öyle! Düşüncesi bile yanaklarımın saniyeler içinde alev almasına yetti, bakışlarımı hemen tabağıma kaçırdım. Üsteğmen Levent de masanın diğer ucundaydı ve o da geldiğim andan beri gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu. Övünmek gibi olmasın ama güzelliğimin erkekler üzerinde yarattığı bu yoğun etki, bazen kışla gibi ortamlarda işleri benim için çok daha zorlaştırabiliyordu. Masada ise tam anlamıyla yok yoktu; lojman sakinleri ellerinden ne geliyorsa hazırlayıp getirmişti. Bir an içimi ince bir suçluluk duygusu kapladı; buranın en yenisi olarak ben resmen elim boş gelmiştim. Gerçi yukarıdaki "üstün" mutfak yeteneğimi ve sabunlu bulaşık makinesi faciamı düşününce, bir şeyler hazırlayıp getirsem muhtemelen tüm lojman geceyi acilde mide yıkatarak geçirirdi. Böylesi herkes için daha güvenliydi. Yanımda oturan ve adının Aysel Teyze olduğunu öğrendiğim kadın, tam üst kat komşum olduğunu söyleyerek söze girdi. Oğlu İsmail Binbaşı karargahtaymış, gelini ve torunları da onunla kalıyormuş... Kadın nefes almadan anlattıkça anlattı. Sonunda, her teyzenin kaçınılmaz klasiği olan o sorgu sual anı bana doğru döndü. "Kızım, arada gelirim kahvene, dertleşiriz. Psikologmuşsun ya sen, ah benim dertlerimi bir görsen dağ kadar! Hangi birinden başlayayım inan bilmiyorum," dedi iç çekerek. Nazikçe gülümsedim. "Anlatırsınız Aysel Teyzecim, kaçmıyorum ya, daha uzun süre buralardayım." O sırada tam karşımdaki Yüzbaşı’nın bana bakıp bıyık altından hafifçe sırıttığını gördüm. Durumum dışarıdan o kadar mı çaresiz ve komik görünüyordu acaba? Aysel Teyze bir yandan da konuşmasını bölmeden tabağımı tepeleme doldurmaya çalışıyordu: "Kızım bak orada zeytinyağlı sarma var, içli köfte var. Yesene, kuş kadar yedin, tabağına hiç dokunmadın!" "Aysel Teyze, çok teşekkür ederim ama ben bu saatlerde ağır ve fazla yemek yemiyorum, sağlık için..." desem de nafileydi. Karşımda bir lojman teyzesi vardı ve kuralları o koyardı. "Ne sağlığı kızım? Çiroz gibisin, eriyip gideceksin! Biraz ye de şu güzel yüzüne kan gelsin," dedi. İçimden sabır çekerek derin bir nefes aldım. Çiroz mu? Ben mi? Tam bir şeyler söyleyip profesyonelce sınır çizmeye çalışacakken, kadının yaş…