75. Bölüm
Yazar: Hanife

KALBİN FIRTINASI, RUHUN YALNIZLIĞI Menesa, Aras’ın derin ve anlam dolu gözlerine bakarken, kalbinin deli gibi çarptığını hissediyordu. İçindeki gençlik ateşinin cesaretiyle tam o can alıcı soruyu sormak üzere dudaklarını aralamıştı ki, lojmanın bahçesine neşeyle giren çocuklu bir aile adımlarını durdurdu. Büyülü an bir anda dağılmış, ikisi de nizamiyetin verdiği o refleksle saniyeler içinde ciddiyete bürünmüşlerdi. Karıkoca, Yüzbaşı Aras’a ve yanındaki Menesa’ya saygıyla selam verdi. Aras selamı alırken, ailenin küçük çocuğu bahçedeki bir şeyle oyalanmayı bırakıp neşeyle babasına doğru koştu: "Baba, gelsene hadi!" diye bağırdı çocuk, sesindeki o saf güvenle. "Baba" kelimesi nizamiyenin bahçesinde yankılandığı an, Menesa’nın zihninde ani ve karanlık bir perde indi. Gözlerinin önüne flu, puslu ama bir o kadar da yakıcı bir görüntü geldi: Yoğun bakım ünitesinin o bipleyen makineleri, beyaz çarşaflar ve babasını son bir kez, o cansız haliyle gördüğü o kahredici an... Görüntü beyninde bir şimşek gibi çakıp saniyeler içinde kayboldu ama geride bıraktığı enkaz büyüktü. Menesa, elini gayriihtiyari kalbinin üzerine götürdü; göğüs kafesinde tarifsiz, keskin bir acı peydah olmuştu. Onun bu ani değişimini, yüzünün kireç gibi sarardığını fark eden Aras, büyük bir endişeyle öne doğru eğildi. "Mor çiçeğim... İyi misin?" Menesa’nın içini, az önceki o neşeli havayı tamamen yok eden karanlık bir şüphe ve tekinsiz bir his kaplamıştı. Gözlerini Aras’tan kaçırarak, "İyiyim... Yoruldum sadece biraz," dedi, sesi az önceki neşesinden tamamen arınmıştı. Aras, içindeki o huzursuz kıpırtıyla başını salladı. "Tamam, içeri girelim hadi." Birlikte lojman binasına girip asansöre bindiler. Menesa, asansörün aynasındaki aksine bakarak durgun, sessiz bir şekilde bekliyordu. Az önceki o cilveli, Aras’a pervasızca yürüyen neşeli kız gitmiş, yerine buz gibi bir sessizliğe gömülmüş bir yabancı gelmişti. Aras’ın içi içini yiyordu; Menesa’da bir şeylerin tetiklendiğini, bir şeylerin ters gittiğini hissediyor ama kızın bu duvar gibi duruşunu aşamıyordu. Asansör katlarında durup koridora çıktıklarında, Aras, Menesa’nın yerine dairenin zilini çaldı. Kapı çok geçmeden Ayşen tarafından açıldı. Menesa, Aras’a dönüp son derece mesafeli ve durgun bir sesle, "Teekkür ederim. Sonra görüşürüz," diyerek hızla içeri adımladı. Aras, arkasından bakarken kapıda kalan Ayşen’e derin bir endişeyle kafa sallayıp kendi dairesine doğru yürüdü. Kafasında tek bir soru vardı: Menesa neden bir anda böyle bir kış fırtınasına dönüşmüştü? İçeri giren Menesa, sağ kolu askıda olduğu için botlarını ve montunu çıkarmakta zorlanıyordu. Ayşen durumu fark edip hemen yanına koştu, tek kelime etmeden ona yardım etti. Ancak Menesa, Ayşen’in yüzüne bile bakmadan, teşekkür dahi etmeden hızlı adımlarla odasına geçti ve kapıyı arkasından kilitledi. Hızla telefonunu cebinden çıkardı. Titreyen parmaklarıyla rehbere girdi ve babasının adını aradı. Yoktu. Kalbi daha da hızlı çarpmaya başladı. Hafızasını zorladı, beyninin derinliklerinden ezbere bildiği o numarayı tuşlayıp kulağına götürdü. Telefon açılmadı. Robotik bir kadın sesi kulaklarında çınladı: *"Aradığınız numara kullanılmamaktadır..."* Menesa’nın içindeki o şüphe, devasa bir canavara dönüştü. "Yanlış mı yazdım?" diye mırıldanarak ekrana tekrar baktı. Hayır, numara doğruydu. Göğsündeki o sızı büyürken bu kez ablası Melek’in numarasını çevirdi. Telefon açılır açılmaz, hiçbir selam sabah vermeden direkt sordu: "Abla... Babam nerede?" Telefonun diğer ucundaki Melek, bu hazırlıksız soru karşısında derin bir sessizliğe gömüldü. Bu sessizlik, Menesa için en büyük yanıttı. "Abla! Sana soruyorum, babam nerede?" diye gürledi Menesa, sesi titriyordu. Melek, sesini toparlamaya çalışarak yalan bir teselliye sığındı: "Dedim ya sana güzelim... İstanbul’da. Şimdi konuştum daha telefonla, gayet iyi babam, merak etme sen." Menesa, ablasının sesindeki o titremeden, o yapmacık rahatlıktan yalan söylediğini anında anladı. Gözlerinden yaşlar boşalırken bağırdı: "Yalancısın…