69. Bölüm
Yazar: Hanife

Gözlerindeki Yabancı Albay Halis ve eşi Fahriye Teyze, Aras’la birlikte hastane koridoruna adım attıklarında saat çoktan gece yarısını geçmişti. Koridordaki hava buz gibi, bekleyiş ise tam bir işkenceydi. Hepsi perişan, ruhları darmadağın bir halde, yoğun bakım odasının o soğuk, şeffaf camına sığındılar. Yıllar sonra öz kızlarının yaşadığını öğrenmenin mucizesi, onun içeride bir makineye bağlı olarak canıyla cebelleşmesi gerçeğiyle birleşince omuzlarına taşınmaz bir yük bindirmişti. Aras ise adeta taş kesilmişti. Gözlerini bir saniye bile kırpmadan, sanki bakışlarını çekerse her şey yok olacakmış gibi camın arkasındaki Menesa’yı izliyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, yorgunluğa daha fazla dayanamayan Albay Halis ve Fahriye Hanım, çöktükleri bankta birbirlerine omuz vererek uyuklamaya başladılar. Koridorun diğer ucunda Ayşen de oturduğu yerde başı öne düşerek sızıp kalmıştı. Yalnızca Demir ve Utku, yıllarca cephede, nöbette edindikleri askeri alışkanlığın verdiği dinçlikle uyanık kalmışlardı. Gözlerini bir an olsun ayırmayan komutanlarının yanına yaklaşıp omzuna dokundular, ona sessiz birer dayanak olmaya, teselli vermeye çalıştılar. Ama Aras’ın zihni bu dünyada değildi. O soğuk camın arkasındaki solgun yüze bakarken, Menesa’yla yaşadığı tüm anılar, ilk karşılaşmalarından son sarılışlarına kadar birer film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Bütün gecenin o sinsi, karanlık bekleyişi nihayet sona erdiğinde, sabahın ilk ışıkları hastanenin beyaz, steril koridorlarına vurmaya başladı. Aras, günün aydınlandığını görünce fısıldadı: "Uyan Mor Çiçeğim... Ne olur iyi ol, uyan artık..." Ruhundaki yangını biraz olsun dindirmek, sevdiğinin canı için şifa dilenmek adına hastaneye çok yakın olan caminin yolunu tuttu. Şadırvanın soğuk suyuyla abdest alırken sanki kalbinin ateşi biraz olsun söner gibi oldu. Caminin sessiz ve huzurlu ikliminde kıbleye döndü, namazını kıldı. Selam verdikten sonra ellerini semaya açtı; bu kez bir asker gibi değil, çaresiz bir aşık gibi yalvardı: "Allah’ım... Menesa’mı sen bize bağışla. Mor Çiçeğim uyansın Allah’ım, beni Menesa’sız bırakma... Onu alacaksan, benim de canımı al onunla birlikte. Sevdiklerimi kaybederek, onların yasını tutarak geçti ömrüm... Mor Çiçeğim ölmesin Allah’ım!" Dualarını gözyaşlarıyla mühürleyen Aras, camiden çıkar çıkmaz nefes nefese hastane koridoruna geri döndü. Ancak asansörden iner inmez kulaklarını tırmalayan feryatlarla irkildi. Fahriye Hanım acı içinde haykırıyor, koridordakilerin hepsi cama yapışmış, panik içinde "Menesa!" diye sesleniyordu. Aras’ın göğsü sıkıştı, koşarak yanlarına vardı. Yoğun bakım odasının içinde bir hareketlilik vardı; doktorlar ve hemşireler hummalı bir şekilde Menesa’ya müdahale ediyordu. "Ne oluyor? Ne oluyor Menesa’ya?!" diye kükredi Aras, dehşet içinde. Utku, komutanının kolundan tutarak sakinleştirmeye çalıştı. "Abim, birden fenalaştı, cihazlar ötmeye başladı. Galiba tansiyonu hızla düşüyor, kalbi dayanmıyor!" Aras titreyen elini sertçe cama dayadı. Bakışlarını sevdiğinin yüzüne dikip içinden haykırdı: *"Ne olur gitme Mor Çiçeğim... Söz verdin bana, bu dünyada beni tek başıma bırakıp gitmeyeceksin!"* Tam o sırada yoğun bakımın kapıları hızla açıldı. Menesa’yı bağlı olduğu taşınabilir cihazlarla birlikte yatağıyla odadan çıkardılar. Çevredekiler feryat figan ne olduğunu sormaya çalışırken, görevliler sedyeyi hızla sürüyordu: "Acil ameliyata alınması gerekiyor, lütfen yolu açın!" Herkes kenara çekildi. Menesa’nın beyaz örtüler içindeki bedeni, koridorun sonundaki o soğuk ameliyathane kapılarının ardında kayboldu. Albay ve Fahriye hıçkırıklarla birbirlerine sarılırken, Ayşen olduğu yere yığılacak gibi oldu. Aras ise tamamen bitap düşmüştü. Duvara yaslanırken mırıldandı: "Daha dün yanağımda güller açtıran meleğim... Şimdi canıyla cebelleşiyor." Bir sandalyeye çöktü, ellerini başının arasına aldı. Artık yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı; sadece çaresizce Allah’a sığınıyor ve umutla bekliyordu. Bu esnada, Ayşen’in geceden beri yaptığı aramalar karşı…