7. Bölüm
Yazar: Hanife

HAMARAT DAMAT Akşamın loş karanlığı lojman pencerelerine çökerken, mutfaktaki kolilerin başında yorgunluktan bitap düşmüş bir halde oturuyordum. Bir klinik psikolog olarak insan zihninin en karmaşık labirentlerini çözebiliyordum ama şu dört duvarı çekip çevirmek konusunda tam bir fiyaskoydum. Karşı dairedeki komşularım olmasa, bu evi tek başıma nasıl yerleştirirdim, koltukları nasıl taşırdım kim bilir? Sağ olsunlar, banyodaki o şampuan krizinden sonra benden gizli mutfak tezgahına temel temizlik malzemelerini bile alıp bırakmışlardı. Ablamın yıllardır diline doladığı o meşhur teorisi zihnimde yankılandı: *"Sen bu pratik ev işi bilmezliğinle kesin evde kalırsın Menesa."* Haklıydı galiba. Babam beni ablama kıyasla adeta el bebek gül bebek, bir prenses gibi yetiştirmişti. Evde hiçbir işe elimi sürmemi istemez, her şeyi önüme hazır getirirdi. Ablamı hayatın koşturmacasında hiçbir konuda engellemezken, beni kendi kişisel ihtiyaçlarım, kariyerim ve geleceğim hariç her konuda dünyadan kısıtlamıştı. Çocukken aramızda gizli bir kıskançlığa sebep olan bu aşırı korumacı tavır yüzünden ablam, ayakları üzerinde durur durmaz bilerek İstanbul’dan başka bir şehre taşınmıştı. Babamı şimdiden çok özlemiştim ama ablamla ayrı yaşamaya uzun süre önce alışmıştım. Babamdan ise üniversite yıllarımdaki yurt hayatım hariç ilk kez bu kadar net bir şekilde ayrılıyordum. Neyse ki bugün o koşturmacada abonelik işlerini de nihayete erdirmiştik; yarın doğalgaz açılacaktı. Evde hâlâ yapılması gereken dağ gibi iş vardı; mutfak kolilerinin açılması, eşyaların tozunun alınması gerekiyordu. Yüzbaşı giderken ne kadar *"Yardım edelim, tek başına kalkamazsın altından,"* dese de gururum el vermemiş, o kadarına izin vermemiştim. Gün içinde yeterince beceriksiz ve sakar olduğumu gözleriyle görmüşlerdi zaten, daha fazla rezil olamazdım. Şimdi babamı arayıp akıl danışsam kesin telaşlanır, "Kızım tek başına perişan oldu" diyerek ilk uçakla buraya gelmeye kalkardı. En iyisi ablamı aramaktı; bana telefonda biraz saydırır, dalga geçerdi ama günün sonunda kıyamazdı ablacığım. Telefonu elime alıp ablam Melek’i aradım. İkinci çalışta açıldı. "Alo, Melek?" "Efendim Menesacığım?" dedi, sesindeki o her zamanki neşeli tınıyla. "Ablaların gülü, acil durum! Yardıma ihtiyacım var!" "Kız! Doğulara tayinin çıkıyor, bana doğru düzgün haber bile vermiyorsun, şimdi işin düşünce mi arıyorsun? Ah bir karşımda olsan seni gelip pataklamak istiyorum!" "Abla ya! Söyleyecektim de inan geldiğimden beri öyle bir debelenip duruyorum ki burada..." "Neyi söyleyecektin Menesa! Benim tek kız kardeşim bilmediği, tanımadığı şehirlere gidiyor ve benim son dakika haberim oluyor. Ne kadar meraklandım, içim içimi yedi haberin var mı senin?" "Tamam ablacığım, canım ablam... Azarlaman bittiyse telsizden 'SOS' sinyali veriyorum, uyarayım." "Kız, başına gerçekten bir şey mi geldi yoksa? Doğru söyle, yüreğime indirme!" "Yani... Aslında dün tam karşımda, kışlanın hemen önünde silahlar patladı abla. Şans eseri, bir Yüzbaşının sayesinde kurtuldum diyebilirim." Telefonun diğer ucundan derin bir nefes alış sesi geldi. "Ne diyorsun kızım sen?! Ben sana dedim o kadar, dinlemedin beni. Okumuşsun, uzman psikolog olmuşsun, gel İstanbul'da sana güzel bir klinik açalım, sivil sivil çalış dedim. Nerede! İnat ettin asker olacağım diye!" "Abla tamam, abarttım biraz, sakinleş şimdi, iyiyim ben. Evime yerleştim, nakliyeciler eşyaları getirdi ama ev yerleştirme ve temizlik konusunda tam bir sıfırım. Nereden, nasıl başlayacağımı bilmiyorum." Ablamın endişeli sesi bir anda yerini kocaman bir kahkahaya bıraktı. "Hahaha! Ben sana dedim aptal kardeşim, zamanında beni hiç dinlemedin. Evde o kadar 'Bana yardım et, şu işin ucundan tut da öğren,' dedim, nerede! Babam seni prensesler gibi şımartıp mutfaktan uzak tuttu. Böyle tek başına kalınca uğraşır durursun işte!" "Tamam Melek, kapatıyorum. Senden yardım isteyende kabahat zaten!" "Tamam dur, hemen celallenme, kapatma. Böyle uzaktan tarif etmekle olmaz ki güzelim... Aslında atlayıp gelmek…