66. Bölüm
Yazar: Hanife

Emanet Kalpler: Beyaz Kıyamet Aras’ın feryadı Berit Dağı’nın yamaçlarında yankılanırken, enkazın altındaki o daracık, zifiri karanlık dehlizde zaman durmuş gibiydi. Menesa, sağ kolundan omzuna doğru yayılan o kor gibi sıcak, kırık acısıyla nefes almaya çalışıyordu. Üzerlerine çöken tavan, başlarının hemen üzerinde kıl payı duran devasa kerpiç bloklarla derme çatma bir üçgen oluşturmuştu. Etraf toz duman içindeydi ve aldıkları her nefeste boğazları yanıyordu. "Abla... İyi misin?" Nehir’in ağlamaklı, korku dolu sesi çok yakından geliyordu. Menesa acısını bir kenara itip, sağlam olan sol koluyla karanlıkta emekleyerek küçük kıza doğru uzandı ve onu göğsüne çekti. Kendine ait askeri montu Ceylan’a verdiği için sadece ince üniformasıyla kalmıştı ve enkazın altına sızan dondurucu soğuk şimdiden kemiklerine işliyordu. "Buradayım güzelim, buradayım, korkma..." dedi Menesa, sesi acıdan titrese de bir asker soğukkanlılığıyla. "Bak, sarsıntı durdu. Yukarıda Aras komutanın var, bizi asla burada bırakmaz. Şimdi senden bir şey istiyorum, derin nefes al ve sakin ol." Menesa, yerdeki kırık bir demir parçasını sol eliyle kavradı. Karargahtaki acil durum eğitimlerinde öğrendiği o ritmik sinyali hatırladı. Elindeki demiri, başlarının üzerindeki o kalın beton bloka vurmaya başladı: Tak. Tak. Tak. Üç kısa, üç uzun, üç kısa... Umudun sesi, o kapkara karanlığın içinden yukarıya doğru süzüldü. Dışarıda, karların ortasında deliler gibi enkazı arayan Aras, o ritmik demir sesini duyduğu an adeta nefesi kesildi. Kulaklarını karların üzerindeki kerpiç yığınına dayadı. Tak. Tak. Tak. "Buradalar! Utku, Demir, buraya koşun!" diye kükredi Aras. Sesi duyan ikili ellerindeki kazma küreklerle hızla Yüzbaşı'nın yanına yardıma koştu. Aras, enkazın açılan küçük bir çatlağına doğru başını uzatıp haykırdı: "Menesa! Sesimi duyuyor musun mor çiçeğim?" Aşağıdan, Menesa’nın o çok özlediği, sığındığı barut kokulu adamın sesini duymasıyla gözlerinden yaşlar boşaldı. "Aras! Buradayım! Aşağıdayız... Ben iyiyim ama yanımda küçük bir kız var, Nehir. Sol kolunu hissetmiyor, alanı çok dar! Artçılar başlamadan bizi buradan çıkar sevgilim!" "Dayan mor çiçeğim, dayan! Geliyorum, seni oradan alacağım!" Aras doğrulduğunda, göğsündeki pansumanın tamamen kıpkırmızı olduğunu gördü. Dikişleri tamamen patlamış, yarasından sızan kanlar altındaki karı kırmızıya boyamaya başlamıştı. Demir öne atıldı: "Komutanım, dikişleriniz tamamen gitmiş, siz durun yalvarırım! Biz Utku'yla kazarız, siz geriye çekilin!" Aras’ın kehribar gözleri çelik gibi bir öfke ve kararlılıkla parladı. "Çekilin önümden!" diye gükredi, sesindeki acı ve aşk birbirine karışmıştı. "Orada benim canım var! Mor çiçeğim var! Ben nefes alırken o toprağın altındayken bana durmayı emredemezsiniz! Kazın!" Yollar çığ nedeniyle kapalı olduğu için iş makinesi buraya gelemiyordu; tek çare insan gücüydü. Aras, acısını nefesiyle boğarak çıplak elleriyle, tırnaklarıyla taşları, kerpiçleri, buz tutmuş toprakları ayıklamaya başladı. Parmak uçları kanıyor, yaralarından sızan kan karların aklığına karışıyordu. Demir ve Utku, komutanlarının bu amansız, insanüstü iradesine saygıyla katılarak var güçleriyle halatları enkaz bloku etrafına sardılar. Üç asker, damarları patlayacak gibi kasılana kadar asılarak Menesa ve Nehir’in üzerindeki o ağır beton bloku santim santim kaldırdılar. Karanlığa doğru dar, tehlikeli bir kurtarma koridoru açıldı. Aras, bir an bile düşünmeden o dar dehlizden aşağıya doğru uzandı. "Menesa, önce kızı ver bana!" Menesa enkazın altında kalan ezilmiş bedenini zorlayarak, sağlam olan sol eliyle küçük Nehir’i yukarıya, Aras’ın o güven veren güçlü ellerine doğru itti. Aras kızı tek bir hamlede çekip aldı ve hemen arkasındaki Utku’ya teslim etti. "Çadıra götürün hemen!" diye bağırdı. Şimdi sıra Menesa’daydı. Aras tekrar karanlığa doğru uzandığında, gözleri Menesa’nın acıyla parlayan, donmak üzere olan o güzel gözleriyle buluştu. Aras onun sağlam elini kavrayıp parmaklarını kenetlediği an, ikisi için de zaman durdu. Lojman mutfa…