63. Bölüm
Yazar: Hanife

Bornoz Krizi ve Tatlı Telaş Hastanedeki o ikinci günün sabahında, Fahriye Teyze’nin adeta şefkatli bir emir niteliğindeki ısrarlarına karşı koyamayan Aras, taburcu olur olmaz Albay’ın evine yerleşmişti. Menesa ise sivil kıyafetlerini dolaba kaldırıp üniformasını üzerine geçirmiş, karargahtaki görevine geri dönmüştü. Aras’ın Albay’ın evinde, yani Menesa’nın henüz öz anne ve babası olduğunu bilmediği insanların yanında kalması, aralarındaki iletişime tatlı, gizli bir heyecan katıyordu. Mesai saatlerinde telefon ellerinden düşmüyor, gizlice mesajlaşıyor ya da kuytu köşelerde seslerini duyabilmek için adeta fırsat kolluyorlardı. Menesa’nın içindeki o utangaç kız çocuğu henüz tamamen teslim bayrağını çekmiş değildi; Aras’ın sesini her duyduğunda yanaklarına hücum eden o sıcaklıkla baş etmeye çalışıyordu. Onu deliler gibi özlüyordu özlemesine ama hem karargahın bitmek bilmeyen yoğunluğu hem de üzerinde hissettiği o sıkı koruma programı yüzünden adımlarını özgürce atamıyordu. Levent’in o hain pususundan sonra Selim kıskıvrak yakalanmış olsa da, esas elebaşı olan Levent hala bir gölge gibi dışarıda serbestçe dolaşıyordu. Bu durum, Menesa’nın omuzlarındaki askeri tetikte olma halini iki katına çıkarıyordu. Yine de zihnini kurcalayan tek şey güvenlik değildi. Bir sabah, Albay’ın odasına çay götürme bahanesiyle girdiğinde, kalbi göğüs kafesini yırtacak gibi çarpmıştı. Albay’ın odadan kısa süreliğine çıkmasını fırsat bilerek, adamın az önce dudaklarını değdirdiği çay bardağını büyük bir gizlilikle steril bir poşete yerleştirmiş ve laboratuvara, DNA testi için göndermek üzere çantasına saklamıştı. Artık bu belirsizlikten kurtulması, damarlarında akan kanın kime ait olduğunu kesin olarak bilmesi gerekiyordu. Aras ise karargahtan gelen bu hamleden haberdardı. Gerçekleri öğrendiği o ilk andan beri, Albay’ın evinde Fahriye Teyze’nin yüzüne her baktığında içinde derin, buruk bir sızı hissediyordu. Kadının gözlerindeki o dinmeyen evlat özlemini gördükçe, içinden avazı çıktığı kadar "Kızınız yaşıyor, burnunuzun dibinde!" diye haykırmak gelse de, Menesa’nın o net, kurallara bağlı yapısına saygı duyuyor ve DNA sonuçları gelene kadar sabırla susmayı seçiyordu. Zaten Fahriye Teyze’nin o şifalı, sevgiyle kaynatılmış çorbaları ve duaları sayesinde, göğsündeki o derin kurşun yarası da hızla kabuk bağlıyor, günden güne iyileşiyordu. Menesa, gün içinde ne zaman başını işlerden kaldırsa, parmakları hemen telefona gidiyor, Aras’a ardı ardına mesajlar ve emojiler yağdırıyordu: > *"Yemek yedin mi? 🍲"* > *"Uyudun mu, dinleniyor musun? 😴"* > *"Ağır hareket etmiyorsun değil mi, dikişlerin zorlanmasın? 🛑"* > *"Beni düşünüyor musun peki? 🙈🌸"* Mesajı gönderdikten hemen sonra da kendi kendine hayıflanmadan duramıyordu: "Allah'ım, koca adamı çocuk gibi sürekli takip edip boğuyor muyum acaba?" diye içini yiyordu. Aras ise telefonun ekranında o mor çiçekli mesajları gördükçe, hayatta ilk kez bu denli düşünüldüğünü, üzerine titrendiğini bilmenin verdiği o tarifsiz mutlulukla yatakta çocuk gibi gülümsüyordu. Böylece tam beş gün su gibi akıp geçmişti. Aras artık Albay’ın evindeki o misafirlikten de, dört duvar arasında yatmaktan da sıkılmış, kendi lojmanına, mor çiçeğinin yakınındaki o güvenli limana dönmek için sabırsızlanmaya başlamıştı. Cuma akşamı gelip çattığında, Menesa haftanın tüm yorgunluğunu omuzlarında hissederek mesaisini bitirdi. Arabasına atlayıp lojmanın bahçesine girdiğinde, gökyüzünden ince ince, adeta bir tül gibi süzülen kar taneleri karşıladı onu. Lojmanın merdivenlerini hızla tırmanıp evinin kapısını açtığında, yüzünde her zamankinden çok daha parlak, taptaze bir gülümseme vardı. Ertesi gün 14 Şubat Sevgililer Günü’ydü; gerçi Menesa’ya göre böyle günler tamamen kapitalizmin, insanların cebindeki parayı almak için uydurduğu ticari oyunlardan ibaretti. Ama yine de içindeki o gizli heyecana, kalbinin kıpırtısına engel olamıyordu. Bilmediği bir şey vardı: Aras bugün Albay’ın evinden ayrılıp lojmana, kendi dairesine dönüş yapmıştı bile. Şu an kendi e…