54. Bölüm
Yazar: Hanife

Geçmişin Küllerinden Maraş'ın Karlarına: Aras’ı arkamda bırakıp giderken, ruhumun bir parçasını da o karlı sokakta fırlatıp atmış gibiydim. Söylediği felsefi, o ağır ve hakikat yüklü sözler bir kurşun gibi saplanmıştı içime. Her bir cümlesinde, sesinin her bir titreyişinde o kadar haklıydı ki, haklılığı canımı canımdan ayırıyordu. Eve nasıl döndüğümü, o alelacele hazırladığım küçük sırt çantasını nasıl aldığımı hatırlamıyordum. Ayşen’le gözyaşları içinde vedalaşıp kendimi havalimanına attım.Saatler süren anlamsız bir boşluğun ardından İstanbul Havalimanı’nın o kalabalık, gürültülü hengamesine uyanmıştım. Adımlarım beni sığınacak bir liman arar gibi Mecidiyeköy’deki o eski, tanıdık eve götürdü. Ama kapıyı açtığımda karşılaştığım tek şey, geniz yakan bir sessizlikti. Babam bildiğim adam yoktu artık. Ev, duvarlarına kadar yabancılaşmış, soğuk bir sese bürünmüştü. Kalbimin sızısı, boğazımda büyüyen o hıçkırık düğümüyle birleşti. İçeri girdiğim an hissettiğim o tarifsiz acı, bir anda dizginleyemediğim bir öfkeye dönüştü. Masanın üzerindeki vazoyu, sehpadaki bibloları duvara fırlatırken buldum kendimi. Sesler, kırılan camlar içimdeki işkenceyi hafifletmeye yetmiyordu. Odama koştum; çocukluğumun, genç kızlığımın geçtiği o sığınak her şeyiyle yerli yerindeydi. Raflara dizili olan, küçüklüğümüzde babamla birlikte satır satır okuduğumuz masal kitaplarını bir hışımla çekip yere fırlattım. Sayfalar birer birer etrafa saçılırken, öfkemin arkasındaki o kırık çocuk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Sonra onun, babamın yatak odasına girdim. Adamın kokusu hala sinmişti odaya. Dolabını açtım; askılardaki ceketleri, gömlekleri hunharca sağa sola savurdum. Çekmecelerin dibinde, o eski, derisi soyulmuş albümler sıralı duruyordu. Sayfaları çevirdikçe her bir anımızın, her bir gülüşümüzün özenle yakalandığını gördüm. Ablamla bahçede koşarken, doğum günlerinde mumları üflerken... Meğer hepsi birer sahneymiş. Meğer ben, koca bir yalanın tam ortasında büyütülmüşüm. Şimdi geriye dönüp baktığımda taşlar yerine oturuyordu. Beni neden hiç kendi başıma bırakmadığını, evdeki en ufak bir işe bile neden elimi sürdürmediğini şimdi anlıyordum. Ablam sokakta özgürce, dizlerini kanatarak oynarken, ben pencere kenarında bir süs bebeği gibi oturtulurdum. Ne zaman sokağa fırlamak istesem, "Bir yerini yaralarsın Menesa," derdi telaşla. Meğer o korku şefkatten değil, emanete gelecek zarardandı. Okul yıllarımda bile hiçbir sosyal etkinliğe, gezilere izin vermemişti. Hayatımda ilk kez ondan habersiz, kendi başıma bir karar almış ve Maraş’a atanıp gitmiştim. O zaman ses çıkarmayışının sebebi de belki de bu suçluluk duygusuydu. En acısı da, şu hayatta yanımda olmasını en çok istediğim adamı, Aras’ı da bu girdabın içine çekmemek için geride bırakmıştım. Kaldım bir başıma... Tüm günümü, o koca evde duvarlara çarpa çarpa, hüngür hüngür ağlayarak geçirdim. Ruhum o kadar hırpalanmıştı ki, ağlamaktan bitap düşmüş bir halde, gözlerim şiş ve kan çanağı içinde yatağın üzerinde sızıp kalmıştım. Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında, içimdeki kırgınlık yerini katı bir kararlılığa bıraktı. O kadınla, Bahar’la yüzleşmeliydim. Titreyen ellerimle ablamı aradım. Telefon açıldığında sesimi sakin tutmaya çalışarak durumu geçiştirdim ve telefonu ona vermesini istedim. Telefonun diğer ucundan hışırtılar geldi ve ardından o kadının sesi duyuldu: "Ne var, ne istiyorsun?" dedi, ablamın duymayacağından emin olmak ister gibi fısıldayarak. Sesimdeki nefret odanın buz kesmesine yetti: "İstanbul’da, babamın evinde bekliyorum seni. Buraya gelip tüm sorularıma cevap vereceksin. Her şeyi biliyorum artık. Eğer ablama tek bir kelime bile söylememi istemiyorsan, dediğimi yaparsın." Karşı taraftan derin, panik dolu bir nefes sesi geldi. "On gün sonra geleceğim, şimdi gelemem. Melek bir şeylerden şüphelenir yoksa. Melek’e bir şey söyleme, yeter ki duyup yıkılmasın..." Cevap vermesini beklemeden telefonu suratına kapattım. İçimdeki intikam duygusu değildi, sadece hakikatin o çıplak yüzünü görmek, onunla yüzleşmek i…