50. Bölüm
Yazar: Hanife

Aşk Festivali: Hep beraber geçirdiğimiz o çok güzel kahvaltının ardından, Ayşen mutfağa geçip herkese bol köpüklü Türk kahveleri yaptı. Kahvelerimizi yudumlarken bir şey daha öğrenmiş oldum: Aras Türk kahvesini çok seviyor, diğer kahve çeşitlerini ise pek beğenmiyordu. Onunla ilgili öğrendiğim bu küçücük detay bile içimi titretmeye yetti. Kahve fincanlarımızı kapattıktan sonra Utku ve Demir, evlerini dip köşe temizleyeceklerini söyleyerek ayaklandılar. Selim’in de çarşıda arabasıyla ilgili halletmesi gereken işleri varmış. Aras da onlarla beraber çıkmıştı. Ev birden sessizleşirken telefonuma düşen mesaj sesiyle irkildim. Mesaj Aras’tandı: "Bugün işin yoksa dışarıda dolaşalım mı mor çiçeğim?" Dünyanın işi yığılsa bile Aras’a her zaman, her saniye zamanım vardı. Heyecanla klavyeye dokundum: "Olur gidelim, ne zaman istersen..." yazdım. Çok geçmeden cevap geldi: "Bir şey yazmayı unuttun." Ekran karşısında neyi unuttuğumu düşünürken birden zihnimde şimşekler çaktı. Anlamıştım... Yanaklarımın alev alev yandığını hissederken, utanarak da olsa o kelimeleri ekrana döktüm: "Barut Kokulum..." Gerçekten çok utanıyordum. "Yarım saate hazır olursan gidelim," yazdı hemen arkasından. Ben de neşeli bir kahkaha emojisi ekleyerek, "Baş üstüne yüzbaşım!" cevabını gönderdim. Telefonu yatağa fırlatıp panikle gardırobun önüne geçtiğim sırada Ayşen odanın kapısında belirdi. Yüzündeki muzip ifadeyle beni süzdü: "Ne oluyor Menessa, bu ne telaş?" "Kızım, Aras bana çıkma teklif etti! Beraber dolaşalım mı dedi, hemen hazırlanmam lazım!" Ayşen gözlerini devirip güldü: "Bu mu yani çıkma teklifi? Adam sana yemeğe çıkalım dememiş ki, dışarıda dolaşalım mı demiş." "Ne fark eder Ayşen?" dedim üzerime giyecek bir şeyler ararken. "Beraber kahvaltı yaptık zaten, dolaşalım demesinin ne farkı var? Hem acelem var, yarım saat dedik, yirmi dakikası sana laf yetiştirmekle geçti." "Tamam, kızma ya! Ben ne olacağım tek başıma evde?" diye sızlandı. "Sen buraya ders çalışmaya gelmedin mi profesör? Hadi işine!" diyerek onu odadan kışkışladım. Arkamdan, "Hava soğuk, giy montunu sıkıca!" diye seslenmeyi de ihmal etmedi. Üzerime buz mavisi, yumuşacık bir kazak; altıma da yine rahat bir kot pantolon giydim. Mesleki alışkanlık ve her an hazırlıklı olma dürtüsüyle silahımı belimin arkasına dikkatlice yerleştirdim. Üzerime sütlü kahve tonlarındaki montumu aldım; kafama da aynı renkteki örgü ayıcıklı beremi taktım. Ayaklarıma ise bu karlı havada beni en sıcak tutacak ve en dayanıklı olan askeri siyah postal botlarımı geçirdim. Küçük, yandan asmalı çantamın içine telefonumu koyup heyecanla evden çıktım. Aşağıya, kapı önüne indiğimde kar yağışı durmuştu; yerlerdeki karlar hafif hafif erimeye başlıyordu. Aras, arabasının yanında sabırsızca bekliyordu. Onu gördüğüm an içimden, Canım benim ya... diye geçirdim. Siyah montunun içinde o kadar karizmatik ve yakışıklı duruyordu ki... Başkalarının ne düşündüğü umrumda bile değildi, o bana göre dünyanın en güzel adamıydı. Hele o gözleri, sürmeliymiş gibi duran gür kirpikleri ona bambaşka, asi bir hava katıyordu. Kalbimin ritmi hızlanmıştı. Ona doğru adımlarken, Aras o her zamanki muzip ve derin bakışıyla beni karşıladı: "Çok güzelsin Bahar gözlüm," dedi sesi hafifçe kısılırken. Heyecandan boğazım düğümlendi, ne diyeceğimi bilemeyip yapmacık bir şekilde öksürdüm. Adam resmen sözleriyle beni benden alıyordu, ben ise heyecandan bir adım bile atamıyordum. Tam o sırada, tam üst katımdaki dairenin camından aşina olduğum bir ses yükseldi. Aysel teyzeydi bu... İkimiz de gayriihtiyari başımızı yukarı doğru kaldırdık. "Hayırdır Aras oğlum, ikiniz böyle nereye gidiyorsunuz?" diye seslendi merakla. İçimden, Meraklı Melahat işte, ne olacak! dedim. Aras hiç bozuntuya vermeden, askeri bir soğukkanlılıkla cevap verdi: "Menesa çarşıya gidecekmiş Aysel teyze, ben de bırakayım dedim." Ne diyecekti ki zaten? "Biz flörtleşiyoruz, Menessa’yı gezdireceğim" diyecek hali yoktu ya. Aysel teyze bu cevaptan tatmin olmamış olacak ki, "Anladım oğlum, bekleyin ben de geliyo…