5. Bölüm
Yazar: Hanife

MUTFAKTA SINAV Askeri jipin motoru sustuğunda, utanç dalga dalga yüzüme yayıldı. Bir klinik psikolog olarak savunduğum tüm o profesyonel sınırlarım, bir Yüzbaşının çelik gibi sert omzunda son bulmuştu. Hızla kafamı kaldırıp kendimi toparladım, saçlarımı ve üzerimdeki kırışan kıyafetleri aceleyle düzelttim. "Özür dilerim Yüzbaşım," dedim, sesimdeki mahcubiyeti ne kadar istesem de gizleyemeyerek. Bana doğru döndüğünde yüzünde o çarşıdaki tavizsiz, hırçın kızgınlıktan eser yoktu; aksine kehribar gözlerindeki o sert bakışlar şaşırtıcı bir şekilde yumuşamıştı. "Sarsıldın," dedi sadece. Yaşadığım o ölümcül namlu şokunun ve ardından gelen ani adrenalin çöküşünün farkındaydı; beni yargılamıyor, sadece bir insan olarak sınırlarıma saygı duyuyordu. Omuzlarımdaki o ağır, buram buram odunsu tütün ve barut kokan askeri parkayı yavaşça çıkarıp ona uzattım. "Teşekkür ederim," dedim, bu kez o hırçın kehribar gözlerin tam kalbine daha kararlı, dik bir ciddiyetle bakarak. O an, daha önce kimsede görmediğim kadar güzel, maskesiz ve samimi bir tebessüm yayıldı yüz hatlarına. "Teşekkür etmene gerek yok Teğmenim, yoksa bu minnet borcunun sonu gelmez," dedi. Sesindeki o hafif alaycı ama içimi ısıtan ton, göğüs kafesimin içinde kalbimin ritmini tek bir vuruşla altüst etti. Albayın dairesinin önüne geldiğimizde, Aras’ın bana kibarlık etmek için değil, komutanına sokakta yaşanan arbedeyle ilgili resmi rapor vermek için geldiğini anladım. Halis Albayımın bana fena kızacağını biliyordum; bir komutan gibi değil, korumacı bir baba gibi endişeliydi bana karşı. Kapıyı çaldık. Albay sivil kıyafetleri içindeydi ama biz kapıda yine de askeri disiplinin getirdiği bir refleksle selamımızı verdik. Yüzünde, İstanbul’daki babamın o tanıdık, iç kemiren kaygılı bakışlarını gördüm. "Menesa!" dedi, sesi otoriter ama arkasındaki titrek endişeyi saklayamayan bir tınıyla doluydu. "Bu yaptığın çok büyük bir çılgınlıktı kızım! Hayatını bu kadar kolay, bu kadar gözü kara bir şekilde tehlikeye atamazsın!" Az önce sokakta koca bir Yüzbaşıya karşı diklenen, "çekilmiyorum" diye kükreyen o cesur kadın gitmiş, şimdi Albayın karşısında suçlu bir çocuk gibi parmaklarıyla oynayan bir Menesa gelmişti. "Bak kızım," dedi resmiyeti tamamen bir kenara bırakıp sesini bir baba şefkatiyle yumuşatarak. "Buralar senin o bildiğin korunaklı yerlere, İstanbul’a benzemez. Sen artık bizim buradaki canımız, sorumluluğumuzdasın. Bir daha kafana göre hareket edip kendini namlunun ucuna sürersen, bu sadece canına değil, o çok emek verdiğin askerlik kariyerine de mal olur." "Emredersiniz Albayım," dedim başımı hafifçe öne eğerek. Halis Albay derin bir nefes alıp üzerindeki o ağır gerginliği attı. "Bugün benim misafirimsin, rahat olabilirsin artık," dedi ve Aras’a dönüp gözleriyle sessiz bir minnettarlık sundu. Beni o ölümcül çıkmazdan çekip aldığı için Aras'a kalpten teşekkür ediyordu. "Aras, sen de kal yemeğe, yabancı yok," diye ekledi. Gözlerim pür dikkat Aras’a kilitlenmişti. İçimden bir ses çocukça bir hevesle "Kal" diyordu. Ondan hoşlanıyor muydum? Hayır, kesinlikle hayır. Sadece... bir psikolog merakıyla bu aşılmaz, çelikten kaleyi çözmek istiyordum. Aras, Albaya karşı saygısını milim bozmadan başını hafifçe eğdi: "Sağ olun Albayım, memnuniyetle eşlik ederim." İçeride Albay’ın eşi Fahriye Hanım ile tanıştım. O kadar tatlı, o kadar yuva kokan anaç bir kadındı ki... Yeni lojmanımda misafirler ağırlamayı, dostlarıma büyük sofralar kurmayı hayal eden, sivil hayatında buna hep özenen biri olarak mutfakta ona yardım etmek istedim. Koridordan gelen o nefis ev yemeği kokuları iştahımı kabartmıştı; özellikle kuru karışık dolmaya bayılırdım. "Salatayı ben yapayım Fahriye Teyze" dedim büyük bir özgüven patlamasıyla. Ama ortada göz ardı ettiğim devasa bir sorun vardı: Hayatım boyunca mutfak pratiklerinden hep kilometrelerce uzak kalmıştım. Babam tek başına bizi büyütürken mutfağı adeta kendi kutsal alanı ilan etmiş, kimseyi sokmamıştı; bazen sadece ablam kıyısından köşesinden yardım ederdi. Ben hep ders çalış…