48. Bölüm
Yazar: Hanife

Aras'ın İlk Ve Son Aşkı; Hasretin Sınırı Sınırdayken Menesa’yı geride bırakmak, kalbimin yarısını bir boşlukta bırakmak gibiydi. Ancak burada sadece kendim için değil, vatanım için vardım ve her an tetikte, vazifeme odaklanmak zorundaydım. Ay yıldızlı bayrağı korumanın bedeli ağırdı; dondurucu kış soğuğunda, operasyonların ortasında hayatta kalmak ve dimdik durmak için var gücümüzle savaştık. Devletimiz sağ olsun, en zorlu şartlarda bile ihtiyaçlarımızı eksik etmiyordu. Operasyon anlarında telefonlarımızı tamamen kapatırdık; burada sinyal vermek, düşmana yerini belli etmek demekti. Dış dünyayla tek bağımız telsizlerin cızırtılı sesleriydi. Geçen o bir ay boyunca, Menesa’nın hayaliyle ayakta kaldım. Yine şehitlerimiz vardı; böylesine çetin bir görevde omuz omuza çarpıştığın kardeşlerini kaybetmek, insanın yüreğine kor bir yük bindiriyordu. Nöbet başlarında şafak sayanları izlerdim; nişanlısı olanlar, evde yolunu bekleyen eşi ve çocuğu olanlar... Hepsi birer kavuşma hayaliyle günleri eritiyordu. Ben de kendi "mor çiçeğim"e kavuşacağım günü bekliyordum. Acaba şu an ne yapıyordur? Başı yine derde girdi mi? Beni benim onu özlediğim kadar özlüyor mu? Bu soruların cevabını bilmeden, kalbim tarifsiz bir hasretle çarpıyordu. Görev tesliminden sonra nihayet birliğimize dönme vakti gelmişti. Utku ve Demir... Ekibimin ayrılmaz parçaları. Birbirleriyle didişmeden duramasalar da, Demir keskin nişancılıkta bir ustaydı, Utku ise tetik hızında kimseyi tanımazdı. Selim ise genellikle karargahta kalıp o sarsılmaz askeri disiplini sağlamayı tercih ederdi. Helikopterden indikten hemen sonra telefonuma sarılıp Menesa’ya "Geldim" diye mesaj attım. Heyecanla ekranın aydınlanmasını bekledim ama cevap gelmedi; herhalde görmemişti. Albay’a gerekli malumatı verip raporu sunduktan sonra askeri araca binip lojmanın yolunu tuttuk. Maraş’a da kar düşmüştü, her yer bembeyazdı. Menesa karı seviyor muydu acaba? diye düşündüm. Lojmana vardığımızda, diğerleri bagajdaki valizlere yönelirken ben sabırsızca araçtan atladım. Kar yaklaşık 15 santimi bulmuştu. Bahçeye girdiğimde onu gördüm... Öylece durmuş, elindeki bir kağıdı büyük bir dikkatle okuyordu. Geldiğimi fark etmemişti bile. Kağıdı okurken çatılan kaşlarından huzursuz olduğunu hissettim. Neler olduğunu merak ederek yanına yöneldiğim sırada, elindeki kağıdı telaşla cebine koymaya çalışırken kağıt elinden kayıp yere düştü; Menesa da onu yakalamak isterken dengesini kaybedip karların üzerine yığıldı. Canı yandı mı diye korkarak, onu ürkütmeden sessizce yaklaştım ve elimi uzattım. Kafasını kaldırıp beni gördüğünde gözlerindeki o saf şaşkınlık her şeye değerdi. Elini tutup onu yukarı çektiğimde parmaklarının buz kestiğini fark ettim. Yüzü biraz dolgunlaşmış, sanki her geçen gün daha da güzelleşmişti. O küçük, üşümüş elini avucumun içine aldım. Kendi sıcaklığımı, nefesimi ona vermek istercesine ellerini ısıtmaya başladım. Göz göze geldik. Zaman durdu, kar taneleri etrafımızda vals yaparken sessizliğimizde kalplerimiz konuştu. Yanağından süzülen o tek damla yaşı kar bile gizleyememişti. Elini avuçlarımdan çekecek diye korkarken, bir anda boynuma sarıldı; sımsıkı, sanki bir daha bırakmayacakmış gibi... İşte o an anladım; dili sussa da yüreği özleminden haykırıyordu. Mor çiçeğim... diye fısıldadım içimden. Böyle sürekli ayrılmak zorunda kalmak, her seferinde daha da zorlaşıyordu. Utku ve Demir’in hemen arkamızda olduğunu tamamen unutmuştum. Menesa benden ayrıldığında utancından yanaklarının al al olduğunu gördüm; bu hali onu daha da tatlı kılıyordu. Bana "Yüzbaşım" demesine biraz bozulsam da bunu tamamen utangaçlığına verdim. Akşamın karanlığı çökerken, apartman dairesinin önünde birbirimize bakmadan ayrılamadık. İçeri girdiğimde vücudumu tatlı bir heyecan sarmıştı. Sevdiğim kızı görmek, ona dokunabilmek ruhuma iyi gelmişti. Artık emindim: Menesa da beni seviyordu. Sıcak evimi ve yatağımı ne kadar çok özlediğimi o an anladım. Üzerimde sınırın yorgunluğu ve hafif bir kırgınlık vardı. Hemen duşa girdim. Odama özel ban…