47. Bölüm
Yazar: Hanife

Bölüm görselleri

Soğuk Karların Altında: Kavuşma O eli tutup ayağa kalktığımda, karşımda Aras’ı sapasağlam görmek göğüs kafesimi daralttı; gözlerim anında buğulandı. Aras, titreyen iki elimi de kendi avuçlarının içine hapsederek parmak uçlarıma sıcak nefesini üfledi. "Mor çiçeğim..." dedi sesi pürüzlü bir şefkatle. "Ellerin buz kesmiş." Sanki hiç gitmemiş, bizi o belirsizliğin ortasında bırakmamış gibi doğal ve sıcaktı. Aras şehre dönerken, gökyüzü de ona eşlik etmek ister gibi beyaz bir yorganı üzerimize sermeye başlamıştı; kar taneleri ağır ağır omuzlarımıza düşüyordu. Gözlerinin en derinlerine baktım. Az önce okuduğum o veda kokan mektup, onun canlı hayali karşısında zihnimden tamamen silinmişti. Şu an dünyada benim için ondan başka hiçbir şeyin hükmü yoktu. Aniden, engelleyemediğim bir yaş süzüldü yanağımdan. Söyleyecek o kadar çok şeyim, soracak o kadar çok hesabım vardı ki... Ama karşısında dilim lal olmuştu. Kelimelerin yetmediği yerde bedenim konuştu; ellerimi aniden avuçlarından çekip, onu nefessiz bırakmak istercesine boynuna atıldım. Aras bu ani hamlemle sendeledi, şaşırmıştı. Neler yaşadığını, hangi ateş çemberlerinden geçtiğini düşündükçe kollarımı daha da sıktım. O da beklemeden kollarını belime doladı ve beni kendine mühürledi. Burnumu boynuna gömüp o hasret kaldığım kokusunu ciğerlerime doldurdum. Şu an, o silah tutmaktan nasırlaşmış avuçlarını bile öpebilirdim; öylesine büyük bir özlemdi bu. Birbirimize kenetlendiğimiz o saniyelerde, kalbimden geçen her şeyi hissettiğine emindim. Aras, saçlarımın arasından fısıldadı: "Üşüteceksin, hadi evlerimize gidelim mor çiçeğim." Ellerimi bırakmak istemezcesine daha sıkı kavradığında, "Hayır Aras; ben... ben seni..." diye başlayacak oldum ancak kelimelerim havada asılı kaldı. Tam o sırada arkamızda birilerinin varlığını hissettim. Utku, Demir ve Selim... Üçü de şaşkınlık ve hafif bir gülümsemeyle bizi izliyorlardı. Üstelik Ayşen de camdan bizi görmüş, merdivenleri bir solukta inip bahçeye çıkmıştı. Utançtan iliklerime kadar kızardığımı hissettim. Ne yapıyorum ben? dedim kendi kendime. Lojmanın orta yerinde, herkesin gözü önünde... Hızla Aras’tan ayrılıp sesimi toparlamaya çalıştım. Bozuntuya vermemeye gayret ederek, resmi bir tonla: "Tekrar hoş geldiniz Yüzbaşım," dedim. Aras’ın dudak kenarında o muzip, gizli sırıtış belirdi. Heyecandan elim ayağıma dolanmıştı; diğerlerinin de elini tek tek sıkarak "Hoş geldiniz" dedim. Kendi içimden ise kendime gülüyordum: Ne hoş gelmesi Menesa? Adamlar zaten kendi evlerine geliyor! Ayşen yanıma yaklaşıp, "Menesa, neredesin sen? Merak ettim seni," dedi ama gözleri çoktan Utku’ya kaymıştı. O an Utku ve Ayşen’in bakışları havada çarpıştı. Aralarında görünmez bir elektrik akımı geçmiş gibiydi; ikisi de birbirinden etkilenmişe benziyordu. "Ayşen, geldim işte. Arkadaşlarım gelmiş, onlarla konuşuyordum," diyerek durumu toparlamaya çalıştım. Ardından onları tanıştırdım: "Bu arada tanıştırayım; Aras Yüzbaşım, bu da arkadaşım Ayşen." Sonra Utku, Demir ve Selim’i de sırayla gösterdim. Ayşen nazikçe hepsinin elini sıktı: "Tanıştığıma memnun oldum." "Yüzbaşım" hitabım Aras’ın biraz canını sıkmış gibiydi, yüzü hafifçe düştü. Ama ne yapabilirdim? Panikten ne diyeceğimi şaşırmıştım. Hep birlikte dairelerimizin bulunduğu ikinci kata çıktık. Kalbim hâlâ bir maraton koşuyormuşum gibi küt küt atıyordu. Kendi kapımın önüne geldiğimde, "İyi akşamlar size Yüzbaşım... Ve hepinize," dedim. Sınırın o zorlu şartlarından yeni gelmişlerdi; yorgunlukları her hallerinden belliydi. Aras dairesine girerken hafifçe hapşırdı. İçimi bir endişe kapladı: Üşüttü mü acaba? Daireye girer girmez Ayşen kıkırdayarak üzerime gelmeye başladı. "Kız helal olsun sana! Adama ahtapot gibi sarıldın, bırakmıyorsun hiç!" "Ya... Gördün mü sahiden?" diye mırıldanıp utancımdan hızla odama koştum. Montumu fırlatıp yatağa oturdum ve titreyen ellerimle telefonuma sarıldım. Aras gelmişti ya, artık dünya yeniden dönmeye başlamıştı. Telefonumun ekranı aydınlandığında kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Mesaj Aras’t…