42. Bölüm
Yazar: Hanife

Panzehir Ve Umut: Nefesim ciğerlerimde düğümlenmiş gibiydi, sanki içimi kor bir ateş sarmış, her bir hücrem alev alev yanıyordu. Gırtlağımdan yükselen o korkunç acıyla ağız dolusu kan kusmaya başladım. Göz kapaklarım ağırlaşsa da bu beni bayıltmıyor, aksine tarifsiz bir ızdırabın pençesinde kıvrandırıyordu. Sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyor, nefes almamı imkânsız kılıyordu. O sırada Aras’ın telaşlı sesi duyuldu: "Menesa, ne oldu sana böyle?" Aras, hızla Menesa'nın kolundaki sargıyı çıkardı ve kurşun yarasına endişeli gözlerle bir kez daha baktı. Yüzündeki ifade, gördükleriyle birlikte buz gibi bir şaşkınlığa dönüştü. "Hayır, olamaz! Kurşun zehirliymiş. Nasıl fark etmedim? Vücuduna yayılmış olmalı, çoktan..." sözleri, çaresizliğin gölgesinde fısıltı gibi çıktı ağzından. Menesa, acıyla zorlukla konuşarak: "Ne diyorsun sen Aras? Ne zehri... Anlamıyorum." Aras, gözlerinde beliren büyük bir endişe ve telaşla: "Acil hastaneye gitmemiz gerekiyor, Menesa! Vakit kaybedemeyiz!" diyerek kapıya doğru hamle yaptı. Tam o sırada, Menesa'nın telefonuna bir mesaj sesi geldi. Telefon, Aras'ın portmantodaki montunun cebindeydi. Aras, hızla montunun cebine uzanıp telefonu çıkardı. Mesaj isimsiz bir numaradan gelmişti. Ekranda beliren satırlar, adeta bir kâbusun habercisiydi: "Eğer panzehiri istiyorsan, iki saatin kaldı. Dosyayı bize getireceksin. Yoksa Menesa ölür." Aras, mesajı okuduğunda yumruklarını sıktı. Damarlarında akan kan buz kesmişti. Ondan yapamayacağı, asla kabul edemeyeceği bir şey istemişlerdi: Ya vatanına ihanet edecek, uğruna canını ortaya koyduğu değerleri ayaklar altına alacak ya da sevdiği kadının, Menesa'nın gözlerinin önünde can vermesine seyirci kalacaktı. Bu ikilem, kalbine kor bir mızrak gibi saplanmıştı. Aras, kendi dairesine doğru çaresizce ve öfkeyle bağırdı. Sesi, lojmanın sessizliğini yırtarak yankılandı: "Demir! Utku!" Utku ve Demir, komutanlarının sesindeki bu acil durumu anlar anlamaz, telaşla Aras’ın yanına koştular. Yüzlerinde beliren endişe, durumun ciddiyetini açıkça gösteriyordu. Utku: "Ne oldu komutanım! Neler oluyor?" Aras, anahtarı Utku'ya fırlatarak sert bir sesle: "Al şu anahtarı, çalıştır! Hastaneye gideceğiz, hemen!" Utku, şaşkınlık içinde: "Ne hastanesi? Kim hastanelik oldu komutanım?" Aras'ın sesi, sabırsızlık ve endişeyle doluydu: "Hadi! Soru sormaya vaktimiz yok! İkiniz de arabada bekleyin, çabuk olun!" Demir, komutanlarının emrine itaat ederek: "Tamam abi, gidiyoruz!" dedi. Demir ve Utku hızla lojmanın önüne gidip arabayı çalıştırırken, Aras da Menesa'yı nazikçe kucağına alarak arka koltuğa oturdu. Menesa'nın başını kendi dizine koydu, yüzündeki acı dolu ifadeyi izlerken kalbi paramparça oluyordu. Aras, sesinin tüm gücüyle: "Hadi Utku, bas gaza! Hızlan!" Utku, hiç vakit kaybetmeden gaza yüklendi, araba Maraş Hastanesi'ne doğru son sürat ilerlemeye başladı. Demir, arka koltukta endişeli gözlerle Menesa'ya bakarken: "Neler oluyor? Menesa'ya ne oldu? Ne bu acele?" diye sordu. Aras, yorgun ve bitkin bir sesle: "Anlatamayacağım şeyler var Demir, cevapsız sorular... Şu an önemli olan Menesa." Maraş Hastanesi'ne vardıklarında, Aras hızla Menesa'yı kucağında taşıyarak acil servise koştu. Sedye getirildi ve Menesa, acile alındı. Aras, doktorlara Menesa'nın zehirlendiğini söyledi. Menesa'ya müdahale edilirken, Aras, onu kaybetme korkusuyla adeta deliye dönmüştü. Hayatının anlamı olan Menesa'yı kaybetme düşüncesi, ruhunu kemiriyordu. Bir süre sonra Menesa'yı yoğun bakıma aldılar. Doktor, Aras'ın yanına geldi. Uzun boylu, ciddi görünümlü bir adamdı. "Ben Profesör Doktor Mehmet Kural," diye tanıttı kendini. "Hastaya müdahale etmeye çalışıyoruz fakat panzehir olmazsa kurtulması çok zor. Panzehir yapmak için de zehrin ne olduğunu anlamamız gerekiyor. Hastanın vakti çok az, olay nasıl oldu, bize bilgi verebilir misiniz?" Aras, yorgunluktan kısılmış sesiyle: "Ben Aras, Menesa'nın komşusuyum... Karanlıktı, yol kenarındaydık, yağmur yağıyordu. Nereden geldiğini bilmediğimiz bir kurşun Menesa'nın kolunu sıyırdı.…