34. Bölüm
Yazar: Hanife

Kıskançlığın Soğuk Nefesi ve Kilitli Kutu Telefondaki ses soğuk ve emrediciydi. Emir açıktı: Yakalanan bir teröristin sorgusunda bulunmam isteniyordu. Üstelik sadece izlemem değil, sorgu süreciyle ilgili her ayrıntıyı not etmem, bilgi sızdırmam bekleniyordu. Kalbimde babamın taze acısı bir kor gibi yanarken, henüz yasımı bile tutamamışken bu vatan hainleriyle, üstelik onların istediği bir oyunun parçası olarak uğraşmak ruhumu nefessiz bırakıyordu. Tam o sırada telefonuma bir mesaj düştü. Aras... Az önceki mesafeli tavrıma karşılık meraklanmış, "İyi misin?" diye sormuştu. Ekranın ışığı yüzüme vururken bir an duraksadım. İçimdeki fırtınayı ona haykırmak istesem de sadece "İyiyim," yazıp yanına sahte bir gülümseme ifadesi ekledim. Maskemi takmıştım bir kere. Odadan çıkıp Fahriye teyzenin yanına geçtim. Yüzündeki o şefkatli ifade biraz olsun içimi ısıtsa da gitme vakti gelmişti. "Ben gideyim artık kızım," dedi Fahriye teyze, yeleğinin önünü iliklerken. "Halis beni almaya gelmiş arabayla. İyi geceler güzel kızım, Allah’a emanet ol. Kapını da sıkıca kilitle, olur mu?" Zoraki bir tebessümle ona sarıldım. "Görüşürüz Fahriye teyze, beni merak etme. Halis Albayıma da selam söyleyin." O gittikten sonra anahtarı iki kez çevirdim. Evin içindeki sessizlik üzerime çökerken gözüm salondaki bavula takıldı. Babamın bavulu... Sanki hala onun nefesini taşıyordu. Dizlerimin üzerine çöküp kapağını açtım. Ütülü gömlekleri, her zaman olduğu gibi nizami bir şekilde yerleştirilmişti. Bir tanesini elime alıp yüzüme bastırdım; genzimi yakan o tanıdık koku ciğerlerime doldu. Babam kokuyordu... Gözyaşlarım süzülürken gömleklerin arasında demir, kilitli bir kutu buldum. Küçük ama ağır bir kutuydu. Yanında taşıyacak kadar önemli ne olabilirdi içinde? Kutuyu sessizce yatak odama götürüp çekmecenin en derin köşesine sakladım. Vakit daralıyordu. İştahım tamamen kesilmişti ama ayakta durmam gerekiyordu. Üniformamı giydim, kemerimi sıktım. Silahımın ağırlığı belimde, telsizimin cızırtısı kulağımdaydı. Şimdi asıl mesele başlıyordu: Arşiv odasına nasıl sızacaktım? Planlarını öğrenmek için sabır, en keskin silahımdı. Güvendiğim birine anlatma isteği içimi kemiriyordu ama bu, hem benim hem de o kişinin sonu olurdu. Aynada kendime baktım. Saçlarımı tepeden sıkıca topladım. "Ben psikolog bir askerim," diye fısıldadım kendi kendime. "Uğraştığım şeylere bak..." Kasım ayının ayazı camları titretirken botlarımı bağlayıp dışarı çıktım. Lojmanın merdivenlerinde Cansu, Aras’ın yolunu kesmişti. "Aras, ne oldu? Hiç aramadın beni?" dedi Cansu, sesindeki o cilveli tonu gizleme gereği duymadan. Aras’ın sesi ise buz gibiydi: "Neden aramam gerekiyor?" "E, Menesa hakkında benden haberler alıyorsun ya?" Aras duraksadı, bakışları sertleşti. "Gerek kalmadı. Menesa’nın babası öldü, haberin vardır herhalde?" Cansu yapmacık bir şaşkınlıkla, "Yoo, haberim yoktu, çok üzgünüm," dedi ama Aras’ın sabrı taşmıştı: "Arasaydın bilirdin." Aras’ın ondan uzaklaşacağını anlayan Cansu, bir anda "Ah!" diyerek bacağını tuttu. "Neler oluyor Cansu, iyi misin?" diye sordu Aras, refleks olarak ona yaklaşırken. "Bacağım... Kramp girdi," diyerek Aras’ın koluna sıkıca tutundu Cansu. Tam o sırada binanın kapısından dışarı çıktım. Cansu’nun Aras’ın koluna sarılmış halini, o samimiyeti görünce göğsümde tarif edilemez bir kıskançlık sızısı hissettim. Aras beni görünce adeta afalladı, bakışları suçlu bir çocuk gibi kaçtı. Hiç bozuntuya vermedim. Dimdik bir yürüyüşle yanlarından geçerken, "İyi günler," diyerek soğuk bir selam verip merdivenlerden indim. Aras arkamdan ağzını açsa da tek kelime edemedi. Cansu’nun kolunu sertçe üzerinden çekip, "Benim acil işim var, Selim içeride, o sana yardımcı olur," diyerek peşimden koştu. Lojman artık daha sıkı korunuyordu. Güvenliğim için gönderilen askeri ekip arabası nizamiyede bekliyordu. "Menesa!" diye seslendi Aras arkamdan. Duymamazlıktan geldim. Hızımı artırdım. Binanın ağır demir kapısından çıkacakken Aras’ın eli hızla kapıya uzandı ve gürültüyle kapattı. Şaşkınlıkla ona d…